Kategori: Sorular

  • APAÇIK ŞEKİLDE KAFİR OLAN TÜM İNSANLIK (AYET: HEPİNİZ CEHENNEME GİRECEKSİNİZ!)

    Bu tepki çeken başlıktaki söz nedeniyle okuyanlar irkildi, benim sözüm zannedip kınadılar. Oysa bu söz Allah’ındır.

    “Sizden oraya (cehenneme) varmayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” (Kuran 19.71)

    “Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık…” (7.179)

    Cehennem’den esenlik içinde kurtulacak insan oranı Hz. Muhammed’in sözüne göre, siyah bir öküz üzerindeki tek beyaz kıl kadardır. Yani 7 milyarda 700 kişi cennetlik belki ya vardır ya yoktur günümüzde. Çünkü ayet şöyle der; “İşte Allah’a yakın olanlar, bunlardır. Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden” (Vakia 11-15).  Şimdi bu durumun nasıl bu hale geldiğini insanların neredeyse tümünün nasıl kafir olduğunu bizzat göreceksiniz. Hz Muhammed’in as.’ın  “Bir zaman gelecek, insanlar camileri doldurur, içlerinde tek mümin yoktur.” anlamındaki hadisinin rivayetine, Hakim en-Nisaburi, “Senedi sahih” demiştir.

    Son kutsal kitap Kuran’a inanmayan, araştırmadığı ve kesin delillere sahip olmadığı halde Hz. Muhammed’e (as.), Kuran’a, onu ve mucizelerini indiren Allah’a “yalancı” diyen herkesin zalimliğinden ötürü küfre düştüğü ve ebedi cehennemlik olduğu açıktır. Kuran’ın bir ayetini bile inkar kişiyi “kafir” ve “ebedi cehennemlik” tanımının içine sokar. Peki Kuran’a ve vicdana göre kişiyi kafir ve ebedi cehennemlik yapan eylemler nedir? Tüm insanlık neredeyse istisnasız nasıl bunu yapmış? Birlikte analiz edelim ve korkuyla titreyelim. İnsanları uyaralım. Çünkü incelediğimizde görüyoruz ki; şu an yeryüzünde cennete girebilecek insan sayısı belki 40 kişi yoktur. Nasıl mı?

     

    KURAN’A İMAN ETMEK FARZ, (OKUMADIĞI HALDE) İNANMADIĞI HALDE “İNANDIM” DEMEK KAFİRLİKTİR!

    Soruyorum size, insanın baştan sona dikkatli ve analiz ederek okumadığı bir metne “inandım” diyebilmesi mümkün müdür? Bilmiyor ki içindekileri inansın. Bir örnekle “müslümanım” diyen insanların bile  %99’unun nasıl küfre düştüğünü anlatayım. Mesela şehrinizdeki kütüphanede “RABBİN SON SIRRI” isimli bir kitap olsa. Size sorsalar “bu kitaba iman ettin mi? Yani inanıyor musun?” diye. Siz de “evet” deseniz. Herkes güler. Çünkü insanların çoğu bu kitabı hiç okumamış yada bir kaç sayfasını ancak aktarabilecek konumdadır. Ya da sağdan soldan duyduğu bir kaç cümle vardır kitaptan. Ama aslında kitaba değil tv’de denk geldiği insanlara iman etmiştir; kitabın kendisine değil.

    İnsanları yoldan çevirip Kuran’daki ayetlerden bazılarını okuyun ve bunlar “Satanistlerin kitabında yazıyor” deyin. Kuran’da ne yazdığını bilmedikleri için hemen “Aaa… bu nasıl kötü zalim bir kitapmış” derler. Onlar ne okumuş ne de anlamıştır Kuran’ı. Ama okumadıkları, bilmedikleri cümlelere “inandım” derler. Onlar sadece Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar. Peki bunu neden yapıyorlar? Sadece kendilerini güvende tutmak ve vicdanlarını rahatlatmak için.

    Zaten Kuran’ın umurlarında bile olmadığı açık değil midir? Bir öğretmen, bir doktor, bir mühendis yada hatta bir işçi olmak için bile çocukluk yıllarından başlayarak yüzlerce sınavdan geçiriliyor insanlar. Ve bu sırada yüzlerce kitabı okumak hatta ezberlemek zorunda kalıyorlar. Pahalı dershanelere ve özel öğretmenlere gidiyor, kitabı anlamak için arkadaşlarından ve akrabalarından yardım dileniyor, hatta sabahlara kadar çalışıyorlar. Ne için? “Biraz daha çok maaş almak yada “az daha iyi bir not ile geçebildim” diyebilmek için. Peki bu sahtekar ve münafıklar ordusu, Allah’ın inanmayı ve okumayı farz kıldığı, “her gün mutlaka okuyun” dediği, “inanmayan onu yaşamayan, ondaki kanunlara aykırı hareket eden ebedi olarak işkence görür, uyan da ebedi cennet hayatı yaşar” dediği, Kuran’ı baştan sona bu şekilde sora sora, düşüne düşüne, araya araya kim okuyor? Cami hocaları bile Kuran’ın Türkçesini bir kez baştan sona ya okumamış yada okumuş unutmuş. Bir ayet soruyorsun “bu Kuran’da var mı?” diyor.

    Bu durumda Kuran’a “yalan” diyen dünyanın %70’i, ve “Kuran harika ve hepsine inandım” diyen ama çok az okumuş olan geriye kalanların %99’u, küffar sınıfında yer almış oluyor. Zaten eylemleri ve Kuran’ı okumaya önem vermeyişleri ile cennet ve cehenneme inanmadıklarını da ispat etmiş bulunmaktalar. Polisten korkan istese bile suç işlemez değil mi? Ama Allah’ın yasaklarını her gün binlerce kez çiğneyenler, Allah’tan, polisten yada bir kaç kişinin kınamasından korktuğu kadar korkmamaktadırlar.

    Zaten İslam ülkesinde doğanların neredeyse tamamının Müslüman olması, batıda doğanların hemen hepsinin Hristiyan olması insanların din seçmediğini, sadece gelenek olarak çevresine uyuverdiğini kanıtlamaktadır. Gelenekle başlayan sahiplenme ve çevre baskısından kaçış, düşünmenin ve araştırmanın zorluğu insanları içlerinde bulunduğu toplumun dinine bağlamaktadır. Aslında insanlar doğruyu değil, rahatı ve huzuru ararlar; yanlış ve zalimce olsa bile.

     

    KURAN’IN “TASDİK ETTİM” DEDİĞİ TEVRAT VE İNCİL’E  İMAN FARZ İSE; ONLARI DA OKUMADAN “İNANDIM” DEMEK ALAY ETMEK DEĞİL MİDİR?

    Bir kişi gelse, size dese ki; “bu yeni gördüğün kitaplara iman et, içinde yazan her şeye inan!” Sen de “tamam inanırım” desen ve onları alıp atsan, o kişiye hakaret değil midir? Allah Kuran’da pek çok yerde defalarca evvelki kitapları tasdik ettiğini bildirmiştir. İman ile mükellefiz. Ama okumadan “iman ettim” demek kolaycılıktır, yalancılıktır. İnanmanın içinde bilmek vardır. Aniden biri size sorsa; “inandın mı”? diye, siz “Neye?” diye sorarsınız değil mi? Çünkü neye inanacağınızı bilmiyorsanız inanabilir misiniz? Hayır, ama siz neye inanacağınızı bilmeden “inandım” derseniz, o zaman ya şaka yapmış gibi görünürsünüz yada ciddiye almadığınız için başınızdan savmış sahtekar bir insan gibi olursunuz.

    Allah’ın bize “onları tasdik ettim, onlar da bendendir, onlara da iman edin” demesi, onları da okumakla bizi mükellef kılmaz mı? Hayatımız boyunca yüzlerce kitap okuduk, ama bir İncil’i, bir Tevrat’ı okumadıysak, nasıl açıklarız Allah’a seni her şeyden önemli gördük, yüce gördük diye? Sahtekarlıkların ortaya çıkacağı gün yakındır.

    Her aklı başında insan kabul eder ki, bir kişi uzaktaki dünyanın ve evrenin Kralı olan babasından gelen mektubu dikkatlice okur.  Okuduğu mektupta “evvelce benim adımla gelen Tevrat ve İncil mektubu da benimdir, onlara da inan” derse. Sizin zaten okumuş olduğunuzu yada okuyacağınızı umarak dediği açıktır. Babasına değer veren her insan onun gönderdiği mektupları kesinlikle okur. Hatta kesin olmasa, babasının yazmış olduğu yada bir kaç cümle eklemiş olduğu mektupları bile onun hakkında bilgi edinme ve onun sevgisini kazanabilme umuduyla okuyacaktır. Bir kişi sevdiğinin gönderdiği mektupları da tekrar tekrar okur. Allah’ın mektupları nefsani ve şehvet dolu bir aşktan doğan mektuplardan daha mı küçüktür?

    Bazıları “Tevrat ve İncil tahrif edilmiştir, biz ne okuruz ne de onlara iman ederiz” derler. Öyle olsa Allah; “O kitaplara iman etmeyin, çünkü o kitapları ben göndermedim, benim gönderdiklerimin tümü kayboldu ve geriye hiç bir şey kalmadı, sakın Tevrat ve İncil’e inanmayın, tasdik etmiyorum, uzak durun” diye ayetler olması gerekmez miydi? Tam tersine Allah, Hz Muhammed zamanındaki Yahudileri azarlamaktadır.

    Maide 43: “Nasıl oluyor da (Yahudiler) içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat, yanlarındayken senin hükmüne baş vuruyorlar, sonra da gene bu hükümden yüz çeviriyorlar? Onlar, zaten inanmamışlardır.”

    Hz. Muhammed zamanındaki ve hatta daha eski zamanlardaki Tevrat nüshaları bugün hala müzelerdedir. Yani Kuran’da anlatılan Tevrat ile günümüzdeki aynıdır. Dolayısı ile Allah Yahudileri “Tevrat’taki açık hükümlere uymayı emretmiştir”. Bozulmuş olsaydı “ona uyun” der miydi hiç?

    Kuran’da; Hz. Peygamber’e, kendisine anlatılan olaylardan şüphe ederse, Tevrat’ı okuyanlara sorması tavsiye edilmektedir. “Tevrat’ı getirip okuyun” diyerek Yahudilere meydan okuyan Kurân ayeti de, bir bakıma, o dönemde mevcut Tevrat’taki bir hükmü tasdik etmiş olmaktadır. Hıristiyanların İncil’e uymaları Kur’an’ın emirleri arasında yer almaktadır.

    Kur’ân’ın ifadesine göre, Tevrat’ta Yahudilere cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas emredilmiştir. Kur’ân’ın Tevrat’ta bulunduğunu söylediği bu buyruk bugünkü Tevrat’ta vardır. Keza, Enbiyâ sûresinde (21/105) belirtildiğine göre, Zebûr’da şöyle yazılmıştır: “Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır”. Mevcut Kutsal Kitap’ta 37. Mezmur’un 29. cümlesinde bu ifadeyi görmek mümkündür. Zaten Kuran’da anlatılan olayların çoğu daha geniş ve detaylı şekilde Tevrat’ta ve İncil’de anlatılmaktadır. Kur’an onların üzerinden tasdik amaçlı kısaca geçmiştir.

    Kuran’da kitap ehlinin tahrifatı; “kitaptan bazı bölümleri halktan gizlemek, dilleri eğip bükerek yazılı metnin manasını tahrif etmek, bazı kelimeleri gerçek anlamından saptırarak farklı bir kelime gibi okumak” gibi ifade edilmiştir. Gizlenen bu kitapları Allah daha sonra ortaya çıkarmıştır. (İdris peygamberin kitabı ve Süleyman peygamberin kitabı gibi…). Kuran’da kendi elleriyle yazıp “bu Allah’tandır” diyenler de eleştirilmiştir. Ama bunların yazdığının Yahudilerin ellerinde olan Tevrat olmadığı açıktır. Çünkü o devirlerde şimdide olduğu gibi pek çok kişi özellikle yeni İnciller yazıyor ve “bu bana vahiyle geldi” diyordu. Yani bunu antik eser olarak değil de kendini peygamber ilan etmek suretiyle yazdığı kitabın Allah’tan geldiğini söylüyorlardı. Bu kitaplar ise Hz. Muhammed’den 1000 yıl önce toplanmış Tevrat ve 600 yıl önce yazılmış İncil ile ilgili değildi.

    Dolayısı ile “inandım” diyebilmek için, içindekini bilmek şarttır. Ben bir işçime bir “iş kuralları listesi” yollasam, “Bunu iyice anla, önceki gönderdiklerimle birlikte iman et, oku ve inanıp uygula” desem, o da okumadan altına imza atıp eğlencesine devam etse, ona mutlaka hesap sorarım. O, kendini şöyle savunur; “Sana o kadar güvendim ki ve onu getirenlere, senden olduğuna daha okumadan inandım”. İşte bu düzeni bozucu, işe zarar veren sahtekarca bir cevaptır. İş verenin kural listeleri yollamaktan amacı işçinin iyice okuyup uygulamasıdır ve bunun için de, iman etmesi gerekir. Yani iman okuduktan sonra başlayabilir. “İman edin” demek, “okuyun ve kabul edin” demektir. Tekrara gerek yok umarım anlaşılmıştır.

    Konuyla ilgili detaylı bilgi isteyenlerin diyanetin hazırladığı makaleye göz atmaları önerilir. Objektif yazmaya çalışmışlar. https://islamansiklopedisi.org.tr/tahrif–kitap

     

    FAİZ YİYENLER VE MECBUR KALMADIKÇA FAİZ YEDİREREK FAİZ SİSTEMİNİ DEVAM ETTİRENLER EBEDİ CEHENNEMLİK İLAN EDİLMİŞTİR

    Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte kısaca faizin kötülüğünden bahsedelim ki” neden ebedi cehennemlik yapar bu küçük suç?” denmesin. Allah geleceği görmüş ve daima kendi düşmanlarının dünyadaki faiz ve banka sistemlerinin gizli sahipleri olduğunu görmüştür. Devletin iş yapanlara ve ihtiyaç sahiplerine faizsiz (altın yada benzeri değerlere eşitlenmiş) şekilde borç vermesi gerekir. Devlet bu görevini yerine getirmediği için zaten zengin olan sermaye sahipleri herhangi bir üretim yapmadan hızla piyasadaki tüm zenginliği kendilerine toplamakta ve halkı fakirleştirmektedirler. Eğer bankalar fes edilse ve devletleştirilse, bankaların elde ettiği geliri devlet halk adına elde etmiş olsa, birden tüm halkın gelirinde çok büyük bir artış olurdu. Fakirlik azalırdı. Ama bu olağanüstü kârlar, belli örgütlerin ellerinden toplanır ve bu kişiler daima Allah’ın düşmanı olmuş kişiler olarak olması kaderlerinde yazılıdır.

    • Bakara Suresi, 275. ayet:Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: “Alım-satım da ancak faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”
    • Bakara Suresi, 279. ayet:Şayet böyle yapmazsanız (faiz sistemini terk etmezseniz), Allah’a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.”

    Allah’ın düşmanı ilan ettiği kurumlarla ve o kurumlara hizmet edenlerle çalışmak, kişiyi Allah’ın düşmanlarının ortakları ve destekçileri haline getirir. Eğer kişi hayati düzeyde mecbur değilse yapmamalıdır. Ben kredi kartı kullanıyorum, yoksa iş yapamıyorum. Ama kazancımı arttırarak Allah’ın düşmanları ile etkili şekilde savaşmaya gayret ediyorum. yani onlara 3 kuruş verip 3000 kat zarar veriyorum. Bu da mecburiyetten yapılmış stratejik bir adımdır. Müslümanlar da, ancak mallarını Allah yolunda harcayanlar değillerse ufak tefek sayılan bu şekildeki kusurları ve iş ortaklıkları hoş görülmeyecektir. Bankalarla hayati önemi olmaksızın yada Allah yolunda düşmanları ile savaşa büyük maddi imkan için yapılan ticaret dışında çalışan herkes ebedi cehennemlik olma durumuna düşmüştür.

    Bankada çalışan da, çaycı olan da, ona ekmek götüren de, parasını orda faizsiz bile olsa tutan da kutsal kitaba göre onların yardımcısı, güçlendiricisi, kölesi sayılır ve onlardan ayrı tutulmaz. Hatta onlar büyük dünyevi menfaat için ahiretlerini sattıkları halde, diğerleri küçük bir fark için ahiretlerini sattıklarından onlar daha büyük kınanırlar. Eğer parasının evinde çalınmasından korkan varsa; devlet bankasının kasasına koysun. Bundan da korkan varsa, son çare olarak devlet bankasına faizsiz yada altın hesabı ile yatırsın. Bu şekilde faiz sistemine hizmet için kullananların eline bile geçse kazanılan para halka dönecektir. Ama bu son çaredir ve bu konuda bir garanti yoktur. Şahsım bankada para tutmamaya özen göstermektedir. Tutacağı zaman da az miktarda ve devlet bankasını kullanmaktadır.

    “İslami banka” diye bir şey söz konusu olamaz. Bu bir kandırmacadır. Zaten bu kurumların sahtekarlığını daima faize yakın kar payı vermesinden ve hiç zarar etmemesinden, borcunuzu ödeyemediğinizde katlanmış şekilde aynı banka gibi sizden daha fazla bedel istemesinden anlayabilirsiniz…

    Bir ev hanımı bile olsanız, bunlardan anlamayıp babanızın yada evinizdekilerin bankalarla çalıştığını biliyorsanız, siz de sorumlusunuz. Böyle bir hanımın Allah düşmanları ile aynı evde olması uygun değildir. Allah kendisine düşman olanlarla dostluğu yasaklamıştır. Kuran okumayanlara bunları anlatmak zordur.

     

    MEHDİ’Yİ ARAMAYAN VE DELİLLERİNE İMAN ETMEYEN KAFİR OLMUŞTUR

    Dünyadaki neredeyse tüm dinler; kıyamete yakın bir zamanda Allah’ın seçtiği bir görevlinin yeryüzüne gönderileceğini kutsal kitaplarında yazmışlardır. Kuran’da bu konu açıkça dile getirilir ama yorumları ve kelimelerin anlamları bozularak bu gerçek gizlenir. Bunu “Kuran’da Mehdi” isimli makalemden okuyabilir ve delillerini görebilirsiniz.

    Madem Kur’an dahil tüm kutsal kitaplar ve yüzlerce hadis; bu kişiyi bildirmiştir, o zaman onu aramak, delillerini bulunca da ona iman etmek farzdır. Seçilmiş ve Allah yolundaki işlerinde kendisine yardım edilmesi gereken bir lider geleceği açıkça tüm dinlerde bildirilmiştir. Böyle bir konuda “Mehdi yok, uydurma” demek, “Mehdi gelirse gelsin bana ne?” demek, işaretleri mucizevi şekilde uyan ve mucize gösteren bir kişiye “Mehdi sen değilsin sahtekar yada hastasın” demek, kişiyi kafir yapar.

    Bu yazının konusu olmadığından kutsal metinlerde onun işaretleri bahsine girmeyeceğim. Ama bunları araştırmak, okumak ve onu aramak en büyük ibadetlerden biridir. Neden? Çünkü onun gelişi ve galibiyeti tüm dünyaya Allah’ın dinini, cennet kanunlarını, masum ve ezilmişlerin kurtuluşunu, kötülüğün bitişini, mutluluğun hakimiyetini sağlayacaksa; ona destek vermek hayırların en büyüğüdür. Onu aramak arayışların en büyüğüdür. Hizmettir, hizmetlerin en büyüğüdür. Ancak insanlar artık her çıkana, araştırmadan alay ve hakaretle yaklaşmakta. “Al bir deli daha çıkmış” diye kötü söz söylemektedir. Ya o hakiki olan kişi bu sefer ona denk geldiyse? Hz İsa’ya bakanlar şöyle diyordu; “Şu obur ve ayyaş adam mı mesih seçilmiş? (incil)” Hz Muhammed’e bakan Ebu cehil “bu çirkin adam mı, peygamber seçildi?”. Hz Musa’ya bakanlar “Bu katil olmuş ve konuşması düzgün olmayan adam mı peygamber?” dediler. O nedenle kutsal kitapları iyi bilin ve bir insanın Mehdi olup olmadığını bir sarraf gibi anlamanın bilgisini edinin. Onun işaretleri ve göstereceği mucizeleri kutsal kitaplarda yazılmıştır.

    Bazıları da Hz Muhammed’in ömrünün sonunda erişeceği Arabistan’a hakim olup ardından binlerce kişilik ordusunun olacağı ile ilgili evvelden bildirilmiş olan kutsal yazıyı ona hatırlatıp dediler ki; “Sen kafirsin, yalancısın, onun büyük ordusu ve hakimiyeti olacak, sense fakirsin ve yalnızsın, sana kölelerden başkası inanmıyor”. Allah ona vadettiğini bir şekilde gelecekte verecekti. Ama bunu söyleyen insanlar o günleri görmeden öldüler yada kafir olup savaştılar, Müslümanları öldürdüler. Doğuştan gelen kanıtlarına ve diğer mucizelerine aldırış etmediler. Zamana dayalı ortaya çıkacak olan işaretlerine odaklandılar. Çünkü onlar akıllıca düşünemeyen, iman etmek istemeyen zalim kimselerdi. Ayıp aramak ve her şeyi kötülemek onların genel ruh haliydi. Allah da onlara hidayet vermek istemedi.

     

    KURAN’DA AÇIK HÜKÜMLER VARKEN, BİR ALİMİN YADA BİR HADİS RİVAYETÇİSİNİN YADA BİR DİN ADAMININ SÖZÜNÜ YEĞLEMEK

    Kur’an kendini şöyle tanımlar; “Apaçık, anlaşılır bir kitaptır.  İçinde eksik hiç bir şey yoktur. Her şeyden yeterince bahsedilmiştir. Onu bırakıp, yetersiz görüp başka sözler aramak küfürdür, derin düşünenler için gittikçe artan şekilde çok bilgi verir”.

    Bu ayetlere rağmen, filanca kişi şöyle rivayet etmiş, Kuran’da aksi yazsa da ben buna inanırım demek büyük küfürdür. Hiç kimse Hz Muhammed’in ağzından o sözlerin çıktığını doğrudan duymadı. Ondan ona aktarılmış sözlerle, Kur’an kıyaslanamaz. Maalesef pek çok konuda Kuran’daki açık hükümler bırakılıp kim olduğunu bilmediğimiz kişilerin rivayetlerine güveniyoruz. Eğer Kuran ayetlerinde aksi yazıyorsa bunlara itibar edilmez. Ama Kuran’daki hükümleri destekleyen rivayetlerse ve hatta bir mucizeyi ortaya çıkarıyorlarsa o zaman onların Hz Muhammed as dan geldiğine emin oluruz.

    Günümüzde en büyük alim denen kişilerin bile yaptığı hatalar; “Kur’an der ki; elbiseyi avretlerinizi örtmeniz için indirdik, kadınlar örtülerini göğüslerinin üzerine vurup kapatsın”. Ama sözde alimler derler ki; Kadın avretini değil tüm vücudunu kapatmalıdır. Erkek görürse canı çeker. Ya Kadın? Kadın görürse istemez mi? Hem akla, hem vicdana aykırı görüşleri rivayetlerle süsleyerek Kur’an ile yarıştırırlar.

    Bununla birlikte Hanefilikte ve diğer mezheplerde de olan, namaz kılmayanın hapsedilmesi, dövülmesi ve öldürülmesi hükümleri, zina edenin taşlanması hükmü, Kur’an bırakılıp rivayetlerin yanlış yorumlanması ile elde edilmiş küfre giren saçmalıklardır. Sorunca yüzlerce hadis bilen insanların yüzlerce ayeti ezbere bilmemesi anlaşılır durum değildir. Kişi hem Kuran okumalı hem de Kuran’ı iyi anlamasını sağlayan başka kitaplar da okumalıdır.

     

    İLAHİ KANUNLARIN GELMESİ VE UYGULANMASI İÇİN SAMİMİYETLE ÇABA HARCAMAYAN LİDERLERE OY VERMEK YADA DESTEKLEMEK

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”(Kuran 5:44)

    Başlıktaki durum insanı kafir yaptığı gibi, ilahın kanunları gelsin diye çaba harcayanları desteklememek de insanı büyük günahkar durumuna düşürür. Eğer baştaki yöneticiler Müslümansa, toplum kafir bile olsa Allah’ın kanunlarını uygulamalı ve topluma bu kanunların herkes için en güzel kanunlar olduğunu, herkesin bu kanunlardan istifade edeceğini anlatmalı ve Allah’ın kanunlarını sürekli layık olduğu şekilde övmelidir.  Bir devlet adamından beklenen şeyler şunlardır;

    1- Ancak ilahi kanunlar, insanlığı ve toplumu kurtarabileceği için; ilahi kanunların en iyi şekilde anlaşılmasını, araştırılmasını ve tespit edilmesini sağlayacak komisyonlar kurmak. Komisyonlara sınav ile adil şekilde en alim insanları toplamak. Sadece Kuran’ı bilen değil aynı zamanda uzmanlık alanı olan kişilerin en iyilerini seçmek.

    2- Bu komisyonca netleştirilen ilahi kanunların topluma hatta dünyaya benimsetilmesi için savaşlara ayrılan bütçelerden bile büyük bir bütçe ile halka tanıtım ve sevdirme çalışması yapılmalıdır. Çünkü bu kanunlar, savaşları bitirip dünyayı cennete çevirebilir.

    3- Yani Kuran’ın ve kanunlarının, mucizelerinin dünyaya ve topluma yayılması için azami çaba göstermeyen bir lider, Allah’a hakkını yerini getirmiş olmaz. Maalesef Hz Muhammed’den bu yana tebliğ ve dünyaya hakkın ilanı aşkında olan bir lider gelmedi, görünmedi.

    Kuran; Allah’ın kanunları yerine kendi akıllarınca kanun yapan liderleri “Tagut”, onlara tabi olan halkları da “Tagut’a tapanlar” olarak niteler. Yönetim sisteminin adının ne olduğu önemli değildir. Cumhuriyet, Krallık… Önemli olan kanunların hangi esaslar temel alınarak yazıldığı ve uygulandığıdır. Bu nedenle yönetim sistemini yada yöneticileri değil, kanunları değiştirmeliyiz. Liderler de Allah’ın kanunlarını reddediyor yada anlaşılması için yeterli çaba göstermiyorlarsa o zaman onların da yerlerine başkalarının seçilmesi için çaba gösterilmelidir.

    “Ve böylece, her şehirde oranın günahkârlarını, ileri gelenler kıldık ki, orada tuzak kursunlar! Halbuki ancak kendilerine tuzak kurarlar da farkına varmazlar.” Kur’an; Enam 123

    Bazıları “oy vermek küfürdür” diyorlar. Hayır, doğru kişilere oy verilmeli ve onların galibiyeti için canla, malla her şekilde çaba harcanmalıdır. Zamanın önemli bir cihadı da budur.

    ALTINI GÜMÜŞÜ (PARAYI ) BİRİKTİRMEK

    Bu bölümde insanı kafir etmeyen ancak cehennemde yanmasına vesile olan en büyük etkenlerden birine son olarak değineceğim. Parayı, altını, gümüşü ve fazla serveti yığmak… Başka büyük günahlarla birleşince kişiyi cehennemde çok uzun süreler tutabilir. 1 dakikasına katlanamadığımız bir acının, yüz bin yıl olması sizi rahatlatır mı? Sonsuz kalmayacak bile olsanız 10 dakikası yetmez mi? Ve Allah neden malın biriktirilmesinden tiksinir? Size bunu anlatacağım.

    “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

    O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı”! Denilecek.” Tevbe:34-35

    Altın ve gümüşü biriktirmek sadece hahamlara ve din adına para toplayanlara değil, her insana yasaklanmıştır. Ama onların biriktirmesi daha da çirkindir.

    “Arkadan çekiştiren ve yüzüne karşı alay edenlerin vay haline! Ki o, mal biriktirip tekrar tekrar sayar. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır, andolsun ki o, kırıp geçiren cehenneme atılacaktır! Kırıp geçiren cehennemin ne olduğunu sen bilir misin?” (104/1-5)

    Müminlerin Emiri İmam Ali’den rivayete edildiğine göre, vergisi ödensin veya ödenmesin, dört bin dirhemden fazla biriktirmek, ‘hazine yığmak’ yasağı kapsamına girer. Bu miktardan az biriktirme ise harcama olarak değerlendirilir.

    “Ayyaşi” İmam Bakır’ın bu ayet ile ilgili bir soruya verdiği cevapta, hazine yığmanın iki bin dirhemden fazla biriktirme anlamına geldiğini nakleder. Ölçüdeki farklılık, hayat şartlarındaki ve kamu ekonomisindeki değişimden doğmuştur. Gerçekten, geçim için gerekli olana her şey, harcama niteliğinde olup, salt biriktirme ve yığma amacıyla elde etmek ise, bu yasak kapsamına girer.

    ALLAH TAMAMLAYICI AYETİ İNDİRİYOR

    Sonra mallarından neyi vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini sıkmayanını, sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte Allah, delillerini size böylece bildirir, ta ki düşünesiniz.* (2:219 Kuran)

    El-Humeze Süresi; kısa, korkutucu ve düşündürücü ayetleriyle servet biriktirmenin sosyal ve moral etkilerini ve sonuçlarını ortaya sermektedir:

    El-Khasal’da rivayet edildiğine göre yüce Peygamber şöyle buyurmuştur: “Atalarınızın dinarları ve dirhemleri onları mahvetti, sizi de mahvedecektir.” Mecmu’atul –Beyan’da rivayet edilir ki; “onlar, altın ve gümüşü biriktirenler…” (9/34) ayeti nazil olduğunda Peygamber üç defa “Altın ve gümüş kahrolsun!” diye haykırdı. Bu ifade sahabeyi şaşırttı. Ömer hemen sordu: “Hangi tür serveti kendimiz için isteyebiliriz?” Peygamber şu cevabı erdi: “Hamd eden bir dil, şükreden bir kalp, imanlı ve size manevi yönden destek olacak bir eş isteyin!”

    Kâfi’de rivayet edildiğine göre, İmam Sadık’tan soruldu: “Ne miktar servet üzerinden vergi (zekât) alınmalıdır?” İmam: “Siz gönüllü ödemeler ve resmi vergiyi (zekât) mi kastediyorsunuz?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca şöyle devam etti: “Resmi vergi (zekât) her bin (lira ve altın) üzerinden yüzde yirmi beş oranında alınır. Gönüllü ödeme ise, Müslüman kardeşinizin ihtiyaç duyduğu miktar kadardır. Allah serveti size emrettiğiniz şekilde harcamanız için ihsan etti. Onu kendinize saklamanız için değil.”

    Başka bir olayda şöyle oldu;

    Hz. İbni Abbas (r.a.) der ki bu ayet inince bu hal Müslümanlara ağır geldi. Şöyle dediler: Biz evladımıza bir şey bırakmayacak mıyız? Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “ben Resulullah’la görüşüp durumu size aktarırım” dedi. Hz. Sevban (r.a.) ile Efendimize gittiler. Bu ayeti Hz.
    Peygamber’e (s.a.v.) sordular. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah zekâtı emretti ki zekâtın dışında kalan paranın (malın) temiz olduğu anlaşılsın. Allah mirası emretti ki sizden sonra miras olarak bırakabileceğiniz mal kalsın.” Efendimizin bu açıklamasını duyan Hz. Ömer tekbir getirdi. (Şevkati, Fethül Kadir, 2, 357)

    Ancak bu hadis diğer ayetlere ters değildir; şöyle ki: Zekat İslam devletine verilen özel bir vergidir. Devlet vergiyi Allah’ın Kuran’da saydığı yerlerden birisine hayır için harcamakla mükelleftir. Bunun dışına harcayamaz. İhtiyacınızdan fazlasını Allah yoluna verin ise; zekattan bağımsız başka bir şeydir. Buna İnfak denir. Allah 3 türlü maddi fedakarlık emretmiştir. Sadaka, İnfak, Zekat.

    Sadaka; Sıdk yani “sadakat” kökünden gelir. Kişinin sadakatini ispatlayan her türlü fedakarlıktır. Kapsamı maldan daha geniştir. Gülümseme bile sadaka sayılabilir. Yada iş yapmak, hizmet etmek sadaka olarak görülebilir. Yeter ki sadakati ispatlasın.

    Zekat: İslam devletine verilir. 20 dirhemden sonraki her altın için 40’da birdir. Devlet bununla Kuran’da tarif edilen yerlere harcama yapmakla mükelleftir. Devlet anayasasına eklenmelidir.

    İnfak: Her Müslümanın ihtiyacından fazlasını vermesi gerekir. Ancak ihtiyaç kişinin iş yerinin büyüklüğüne, iş döngüsüne ve aile büyüklüğüne ve daha çok faktöre bağlı olduğundan miktarı belirtilmemiştir. İsteyen kendi vicdan ve aklı ile belirler ancak bu onu ahirette zora sokabilir. Ancak alim kişileri toplayıp belli ücretle kendisini tanıtmadan makul bir tutar belirlenmesini isteyebilir. Alimler onu ve durumunu değerlendirir ve onun infak için ayırması gereken tutarı yada ihtiyaç miktarını belirlerler. İstişare ile hüküm verdiği için sorumluluk ondan gitmiş olur.

    Miras konusuna gelince; ev, araç, at, tarla, dükkan, ev eşyaları vb şeyler her insanın ihtiyacıdır. Bunlarda miras olarak bırakılabileceği için Allah miras ayetlerini indirmiştir.

    GÜZELLİKLER YASAK DEĞİLDİR

    “Ey Âdemoğulları, namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi giyin, süslenin ve yiyin, için, israf etmeyin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez. (Kuran 7:31) De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve ziyneti ve (her türlü) temiz rızkı (ve nimeti) haram kılmak kim(in haddine) dir?” De ki: “Bunlar dünya hayatında da mü’minlerindir. Ahirette de sadece onlar içindir.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklamaktayız. (Kuran 7:32)

    Peygamberlerin çoğunun büyük koyun sürüleri vardı. Onlar altın ve gümüşten de öte durduğu yerde çoğalırdı. Aynı zamanda onları satın alarak da biriktirirlerdi. Ama onlar için bir yasak yada kınama getirilmemişti. Peki bu servet edinme konusunda sır, sınır nedir?

    SONUÇ

    Ayetleri ve hadisleri birleştirince anlıyoruz ki; kişinin ihtiyacından fazlasını biriktirmesi yasaklanmıştır. Peki büyük fabrikalar kapatılsın, büyük sürüler kesilip dağıtılsın mı? Hayır elbette. Çünkü onlar da binlerce insanın ihtiyacını karşılamaktadır. Burada fabrika yada sürü sahibi şunu yapmalıdır. Eline geçen parayı ya tekrar üretime ayırıp daha çok insanın ihtiyacını karşılamalıdır yada ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Artan malı da Allah yolunda harcamalıdır. Bunun dışında bir formül yoktur. Bazıları sorabilir; kötü gün parası biriktirmeyelim mi? Hayatın türlü türlü hali var. Bunun cevabı yine Kuran’da saklıdır. Üst limit 7 yıldır. Yusuf kıtlık ile ilgili rüya görününce onu tabir etti. tabiri belki çıkardı belki çıkmazdı. Sonuçta bu bir rüya. İşte kişi böyle bir ilham alır ve durumların kötüleşeceğini görürse, o zaman 7 yıllık yiyeceğini ve minimum geçim ücretini biriktirebilir. Yusuf yaptıysa herkes yapabilir. O da halkın 7 yıllık buğdayını biriktirmişti. Yani bir insan ayda 10 altın ile geçinebiliyorsa; kötü bir durumu haber almak yada ön görmek kaydı ile 7 yıllık altın kadar elinde tutabilir. Ancak bunun için sağlam nedenleri ve açıklaması olması şarttır. Eğer böyle bir neden yoksa kişinin iş döngüleri önemlidir. memur için aylık veya yıllık döngüler söz konusu olabilir. Çiftçi için ise 1 yada 2 yıllık iş döngüleri vardır. Buna göre yeterli miktarda iş döndürücü nakiti biriktirmesinde, saklamasında sakınca yoktur.

    Peki ya yaşlılık? yaşlanınca bana ne olur kim bakar? diyorsanız. Emekli aylığı için prim ödemenizde sakınca yoktur bu biriktirmek sayılmaz, sizin paranızla devlet başkalarına yaşlılara hastalara yardım eder. Önemli olan paranın toprak altında yada kasada atıl halde tutulmamasıdır. Emeklilik sistemi olmayan ülkelerde ve koşullarda ise, kişinin yaşlanınca ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde gelir getirici bir tarla, dükkan vb bir varlık almak için para biriktirmesinde sakınca yoktur.

    Peki spor araba, 3 tane ev, şato vb şeyler alabilir miyiz? Açıktır ki bunların hiç birisi ihtiyaç tanımı içine girmez. Güzel şeyler, anlamlı ve kaliteli şeyler kullanmanızda, en güzel elbiseleri giymenizde sakınca yoktur. Allah bunları sever. Güzellik de bir ihtiyaçtır. Ancak marka giymek bir ihtiyaç değildir. Aynı kalitede ve güzellikte daha uygun fiyatlı bir ürün varsa kişi onu seçmelidir. Daima “bu güzellik benim ihtiyacım mı?” diye sormalıdır. Buradan anlıyoruz ki; standart ölçülerde bir yaşam Allah’ı rahatsız etmez. Çok zengin de olabilirsiniz, bin adet fabrikanız olabilir. Bunlar çok güzel şeylerdir ve takdir gerektirir. Ancak oradan kazandığınız parayı daha faydalı bir üretime yada Allah yoluna harcamıyorsanız, toprak altında yada kasada altın gibi birikip atıl hale düşüyorsa yada oturamayacağınız evleri arsaları alıp öylece tutuyorsanız; işte bunlar kalp hastalığıdır. Kemik toplayan aç gözlü köpeklerin yakalandığı hastalıktan farkı yoktur. Bu tür köpekler binlerce kemik veya leşi toprağa gömer. Daima taze yemek bulduğu için onları hiç yemez ama daima biriktirir. Hatta yolculuk yaptığı ve oradan hiç geçmeyeceğini bildiği bir yere dahi kemik gömer. Önemli olan başkasının olmamasıdır sanki. Kendisi yiyemese de, oturamasa da, kullanamasa da önemli değildir. Başkalarına engel olması ona haz verir.

    Peki Allah neden malın insanlarla paylaşılmasını veya daha çok üretim için riske atılmasını ve mutlaka üretimin insanlara ulaştırılmasını istemektedir? Çünkü zenginlik ve sahip olduğumuz her şey, akıl, beden ve dünya Allah’ındır. Onu dilediğine verir. Bizler kazandıklarımızı kendimize ait ve kendi üstünlüğümüzden zannediyoruz. Oysa bizi böcek yada sakat olarak yaratabilirdi. Başarı Allah’ındır. Kazancın en büyük payı onundur. O, bizlerin vicdan ve merhamet sınavında ne kadar hayranlık duyulacak insanlar olduğunu görmek istedi. Kiminin de ne kadar bencil ve köpek mizaçlı olduğunu görmek istedi.  Bu nedenle şartlarımızı eşit kılmadı ve bizleri sınadı. Kişi kazanıyorsa bunu kendi yüceliğinden bilmemelidir. Merhamet etmeyen birine, hataları ortaya döküldüğü gün ceza verilirken merhamet edilmez. Çünkü o da merhamet etmemişti.

     

     

     

     

  • KURAN’DA MİRAS AYETLERİNDE ÇELİŞKİ VAR MI?

    Miras Meselesi hakkında ateistlerin sıkça sorduğu bir soru vardır;

     

       Nisa, 4/11,12,176 ayetlerine göre miras; bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı. Üç kız evlata mirasın 2/3 ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır. (2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olması gerekirdi!..) Bir adam ölür ve geride anası, karısı, ve iki kızkardeş kalır. Anaya mirasın 1/3 ü, karısına mirasın 1/4 ü, iki kızkardeşe de toplam 2/3 ü kalacaktır: (1/3)+(1/4)+(2/3)= 15/12= 1,25!.. Neden 0,25 fazla çıkıyor. İnkarcılara karşı ne denmelidir?
    Cevap;

     

                Bu soru İslam’ın ilk yıllarından beri sorulagelmiştir. Hz Ömer bu konuyu avl yöntemi ile çözme yoluna gitmiştir. Bu yönteme göre miras 24 yerine fazla çıkan 27 paya eşit bölünür. Ve dağıtım bu orana göre yapılır. Anne ve babanın her birine 1/6 kalıyorsa miras 24 un 1/6 sı olan 4 pay verilerek değil de, bundan biraz daha azı verilerek çözülür. (4 /27 si verilir).

     

    Bu durum Kuran’a uygundur. Çünkü Kuran’da miras ayetlerinde belirtilen oranların had’ler (üst sınırlar, asılmaması gereken çizgiler) olduğu ifade edilmiştir.
    Ayetler aşağıdaki gibidir;

     

    Nisa / 11-14
    Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar. İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kadınsa, mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babanın her biri için altıda bir hisse olacaktır. Ölenin çocuğu yoksa ve kendisine ana-babası mirasçı olmuşsa bu durumda anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı, yapacağı vasiyetten ve borcundan arta kalanın altıda biridir. Babalarınız var, oğullarınız var. Siz bunlardan hangisinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Allah’tan gelen bir buyruğu önemseyin. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir. Zevcelerinizin geriye bıraktığının yarısı sizindir, eğer onların çocuğu yoksa. Eğer onların çocuğu varsa, vasiyet ettikleri ve borçları ödendikten sonra geriye bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri zevcelerinizindir. Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu yok da erkek kardeşi veya kız kardeşi varsa, bu kardeşlerden herbirine altıda bir düşer. Kardeşler bundan fazla ise bu takdirde onlar, yapılmış bulunan vasiyet ve borç ödendikten sonra üçte bire ortaktırlar. Kimseye zarar verilmemelidir. Allah’tan bir öneridir bu. Allah Alîm’dir, Halîm’dir. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve onun resulüne itaat ederse Allah onu, altından nehirler akan cennetlere, orada sürekli kalıcılar halinde, sokar. İşte bu, en büyük başarıdır. Kim de Allah’a ve onun resulüne isyan eder, Allah’ın sınırlarını da aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalıcı olarak ateşe sokar. Artık onun için yere batırıcı bir azap vardır.

     

    Ayette sınırlar olduğunu ve bundan daha fazla pay alınmaması özellikle bildirilmiştir. Yani hakim, dengeli şekilde adalete uygun şekilde paylardan azaltma yapabilir ama payları aşamaz, birini daha çok önemseyerek belirlenen paydan daha fazlasını veremez.

     

    Fakat yine Nisa Suresinin aynı bölümünde şöyle denmiştir;

     

    4:8 Paylaşma sırasında akrabalar, öksüzler, yoksullar hazır bulunurlarsa, onlara da bir şey verin ve onlara güzelce sözler söyleyerek gönüllerini alın. 
                Kuran’da belirtilen limitleri aşmamak esas olduğundan; eğer ölen kişinin mirasçıları; mirasın tamamını bölüştürmeye yetecek durumda değillerse o zaman artan kısım hazırda bekleyen kişiler arasında paylaştırılır.
                Ancak Hz Ömer’in metodunda reddiye denen bir metod uygulanmış ve mirasın artan kısmı avliye metodundaki gibi, yeniden mirascılara artan kısım paylaştırılmıştır. Bu durumda çizilen sınırların aşıldığı görünmektedir. Ayrıca hazırda bekleyen yoksullara ve diğer beklenti içinde olan akrabaların klasik yöntemde unutulduğu ve Kuran ayeti ile verilen emre riayet edilmediği görülmektedir.
                Ateistlerin günümüz şeriat yorumunda görülen; pay olarak belirlenen sınırların bazen aşıldığı bazen de altında kalındığı konusundaki eleştirilerinin yarısı haklıdır. Sınırlar aşılmamalıdır.

     

    KADINA YARIM PAY MI VERİLMELİDİR?

     

                Kısaca cevap vermek gerekirse; İslam ülkesinde ve şeriatın doğru uygulandığı bir ülkedeyseniz evet, kadına bazı özel hallerde yarım miras verilmelidir. Ancak dünyada tam olarak böyle bir ülke bulunmadığından, hatta günümüzde İslam aleminin ortak kabulü olan bir halifenin dahi mevcut olmayışından, İslam’daki devletin yerine getirmesi gereken şeri hükümler bireyler tarafından rastgele uygulanamaz. Bunun neden böyle olduğunu açıklayalım.

     

    İslam dininde kadın maddi yönden 6 farklı yöntemle korunmaktadır;

     

    1 ) Babası, bekar olduğu müddetçe bakmakla mükellef kılınmıştır.
    2 ) Eşi evlenirken kadına dilediği miktarda mehir vermekle mükellef kılınmıştır.
    3 ) Eşi evli olduğu sürece ve boşandıktan sonra belli bir süre tüm maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere mükellef kılınmıştır.
    4 ) Dul kalan kadın devlet tarafından zekat gelirlerinde öncelikli ve 1. sırada hak sahibidir. Devlet koruması altındadır ve geçimi devlet tarafından sağlanır.
    5 ) Evlatlar özellikle anneye bakmakla mükellef kılınmıştır.
    6 ) Maddi yardımlarda öncelikli hak sahipleri yine eşsiz kadınlardır.

     

                Bu durumda bir İslam ülkesinde kadın daima maddi yönden rahat durumda olacaktır. Çünkü, eşi geçindiremiyorsa ayrılıp devletin zekat gelirlerinden öncelikli pay alabilecektir. Tüm ülkenin zekat gelirlerini hesaplarsanız bunun muazzam bir bütçe oluşturduğunu görebilirsiniz.

     

                Örneğin ülkemizde Kuran’daki emirlerin hemen hiç biri uygulanmadığı ve yaşanmadığı için tüm kuralları bir kenara bırakıp maddi koruma altında olmayan kadına yarım miras verilmesi hükmünün uygulanmasını istemek haksızlıktır. Bu durumda kadın; madem öyle diğer şeriat hükümlerini uygulamadığınız için elde zararı tazmin edin diyebilir.

     

                İşin özü günümüzde herkes kendi ülkesinin kanunlarına tabidir ve İslami bir yönetim anlayışı gelene kadar bireylerin ister istemez uyması gereken durum da budur.
  • ZİNA EDEN TAŞLANMAZ!

    4 Sünni mezhep ve şiilik, mutevatir hadisler, icma ve akli delillere dayanmak suretiyle, muhsan olup zina eden kişinin cezasının recm edilmesi hakkında ittifak etmişlerdir.
    Delilleri ise hadislerdir; Kuran’da “recm” geçmez. “Recm”, Tevrat’ta yer alan bir husustur.
    Bir hadiste şöyle buyurulur: “Müslüman bir kimsenin kanı şu üç durumda helal olur. Zina eden evli kimse, nefse karşılık nefsi ve İslâm toplumundan ayrılarak dinini terkedeni öldürmek”
    (Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26; Ebu Dâvud Hudûd, 1; Tirmizî, Hudûd, 15, Diyât, 10; Nesâî, Tahrîm, 5, Kasâme, 6; İbn Mâce, Hudûd, Dârimî, Hudûd 2, Siyer, II).
    Hadis rivayetlerinde recm cezasının var olduğunu kabul etsek bile Kur’an ayetlerinde recm cezası olmadığından, fuhşa sopa cezası açıkça söylendiğinden ve zina edenle ilgili ceza hükümleri ayetlerle bildirilmeden önce, bu hadislerin söylenmiş olması ihtimalinin büyüklüğünden bu hadis rivayetleri ile recm cezası uygulanamaz.
    Peki Kuran’da zina edenlere nasıl bir ceza öngörülmüştür;
    Aynı ayet içinde “fuhuş” ve “zina” ayrı kelimelerle ifade edilmiştir. Anlaşılıyor ki, cezaları da farklı olmalıdır. Fuhuş herkesin bildiği gibi ticari bir şekilde nikah dışı para karşılığı ilişkiye girmektir. Zina ise para olmaksızın sevmek yada beğenmek sebebiyle ticaret dışı ilişkidir.
    Kuranı Kerim Türkçe okunuş :
    4.15 – Vellâtî yeé’tînel ****fâhışete**** min nisâikum festeşhidû aleyhinne erbaatem minkum, fein şehidû feemsikûhunne fil buyûti hattâ yeteveffâhunnel mevtu ev yec’alallâhu lehunne sebîlâ (yol). 
    Diyanet Meali :
    4.15 – Kadınlarınızdan ****fuhuş**** yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).
    Fuhuş olmaksızın zina yapanlar ise biraz dövülmek suretiyle eziyete tabi tutulurlar.
    Kuranı Kerim Türkçe okunuş :
    4.16 – ****Vellezâni**** yeé’tiyânihâ minkum feâzûhumâ, fein tâbâ ve aslehâ feağridû anhumâ, innallâhe kâne tevvâber rahîmâ. 
    Diyanet Meali :
    4.16 – Sizlerden ****zina yapanların**** her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.
    Bu ayetten anlaşılıyor ki;
    Kadınlarınız dendiği için “birinin kadını olmalı yani evli olmalıdır”
    Erkeklerden bahsetmediği için erkekler fuhuş nedeniyle cezalandırılamaz. Çünkü fuhuş tüm dünyada yaygın olarak sadece kadınlar tarafından yapılır. İstisnası hariç.
    Cezalandırma için fuhşun 4 namazlı ve güvenilir geçmişe sahip müslüman erkek huzurunda yapılmış olması ve her birinin şahitlik vermesi gerekmektedir. Birisi sonradan şahitlikten vazgeçerse; diğerleri cezaya çarptırılır. Anlaşılıyor ki fuhuş, halka açık bir yerde yapılmış ve tüm detayları kalabalık tarafından görülmüş olmalıdır. ( ki şahitler bazıları vazgeçse de yerine yenisinin geleceğinden endişe etmesin)
    Daha sonra Nur suresi ile inen ayetlerde Allah zina ve fuhuş edenlerin cezalandırılmasına ilişkin bir yol belirtmiş ve bu hüküm netleşmiştir. Bu ayete göre dahi;
    Ceza nedir?
    Kocası tarafından yapılan süresiz bir ev hapsi.
    Ne zamana kadar;

    Allah, herkes içinde fuhuş yapan evli kadına bir yol açıncaya kadar. Yol nedir? Kaçabilirse o toplumdan kaçıp gitmesi. Çünkü hapiste tutulan için yol; “kaçış, tünel” manasındadır.

     

    Nisa suresi Medine’de Uhud savaşından sonra inmeye başladığı hakkındaki görüşler yaygındır. Bu surede zina edenlerin hükmüne dair Allah’ın bir yol (yöntem) ihsan etmesi ise Nur suresinde vuku bulmuştur. Çünkü Nur suresi Nisa suresinden sonra Nazil olmuştur. Tüm bunlar Peygamberin As. vefatına sayılı yıllar kalan, yakın dönemlerdedir. Yahudi kadının kendi isteği ile Recmi ve diğer olayların doğru aktarılmışsa bile bu ayetlerden önce gerçekleşmiş olması ihtimali yüksektir.
    ALLAH’IN YOLUNU TARİF EDEN AYETLER
    Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
    24.2 – Ezzâniyetu vez zânî feclidû kulle vâhıdim minhumâ miete celdeh, ve lâ teé’huzkum bihimâ raé’fetun fî dînillâhi in kuntum tué’minûne billâhi vel yevmil âhır, velyeşhed azâbehumâ tâifetum minel mué’minîn. 
    Diyanet Meali:
    24.2 – Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.
    Fuhuş ve zinanın manası tamamen aynı olsa idi Allah ayrı ayrı kullanmazdı. Lakin eş anlamlı bile sayılsalar yine de evli kadının öldürülmesi için Kuran’da hiçbir yol yoktur.
    Üstteki ayetlerde ve alttakilerde manalar açıkça birbirinden ayrı ayrı telaffuz edilerek kavramlar arasındaki fark nitelenmiştir.
    Türkçe Okunuşu
    4.25 – Ve mel lem yestetığ minkum tavlen ey yenkihal muhsanâtil mué’minâti femim mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul mué’minât, vallâhu ağlemu biîmânikum, bağdukum mim bağd, fenkihûhunne biizni ehlihinne ve âtûhunne ucûrahunne bil mağrûfi muhsanâtin ğayra musâfihâtiv ve lâ muttehızâti ahdân, feizâ uhsınne fein eteyne bifâhışetin fealeyhinne nısfu mâ alel muhsanâti minel azâb, zâlike limen haşiyel anete minkum, ve en tasbirû hayrul lekum, vallâhu ğafûrur rahîm. 
    Diyanet Meali:
    4.25 – Sizden kimin, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü’min genç kızlarınızdan alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
    SON HÜKÜM
    Eğer cariye olarak evlenen kadın zina yaparsa 50 değnek cezası vardır. Hür kadınlardan evli olanlar zina yaparsa 100 değnek cezası vardır.
    “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmü kaldırıldı.” (Buhârî, Hudûd, 22; Talâk, II; Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizî, Hudûd, 1; İbn Mâce, Talâk, 15)
    KUR’AN 100 DEĞNEK CEZASININ NASIL UYGULANABİLECĞEİNE DAİR BİR YOL GÖSTERMİŞTİR
    … “Ve eline bir deste (sap) al, böylece onunla vur ve andını bozma.” Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip-dönen biriydi.” (Sad, 38/41-44)
    Eyüp As. Bir nedenle eşini haksız bulup kızmış ve yemin etmiştir. Eşine 100 sopa vuracaktır. Fakat çok pişman olur ve Allah’tan yemini için bir çıkış yolu diler. Allah da ona bir sap otu kucaklayıp birleştirmesini ve 100 kadar ot-çalı olunca hepsini birden vurmasını emreder. Böylece hem hanımı incinmemiş hemde yemini gerçekleşmiş olacaktı.
    Zina edenlere uygulanacak cezalardan Eyyüp As.’ın yolu mu? Yoksa Hz Ömer’in yolu mu uygulanacak, bu karar durumun niteliklerine bağlı olarak hakime bırakılmalıdır.
    Hamile Kadına Ceza Verilebilir mi?
    Bazı sözde şeriat ülkelerinde 4 mezhebin kararlarına bakarak hamile ama evlenmemiş olduğu düşünülen kadınlar taşlanarak öldürülmektedir. Bunun dışında vak’a ya şahit olunmamaktadır çünkü 4 şahit bulmak kolay değildir.
    Ancak bu durumda dahi kadına sorulur;
    Kadın “evvelce filan yerde iki şahitle evlendim” lakin beni hemen terk etti ve aldattı. Bu nedenle kimseye evlendiğimi ilan etmeye durumum olmadı” derse cezadan kurtulur. Çünkü 4 şahit bulunamamış, kadının zina durumu kesinlik arz etmemiş olur. Ancak kadın kendisi cezayı bilerek itiraf ederse doğumdan belli bir süre geçince 100 sopa cezası tatbik edilmelidir.
  • KURAN’DA 5 VAKİT NAMAZ VAR MI?

    Sabah namazı ve Güneş batmaya eğildiğinde kılınan ikindi namazı
    “Onlar ne derlerse desinler sen katlan. Güneş doğmadan önce de batmadan önce de her şeyin en güzelini yapan Rabbine ibadet et.” ( Kaf 50/ 39),
    Öğlen Namazının vakti
    “Güneşin batıya kaymasından gecenin kararma­sına kadar namazı güzel kıl.” (İsra 17/78)
    Akşam Namazı ve Sabah Namazının vakti
    “Akşama girdiğiniz vakit ve sabaha erdiğiniz vakit Allah’a ibadet edin.Göklerde ve yerde yaptığı her şeyi en güzel yapmak ona hastır.Günün so­nunda ve öğleye erdiğinizde ona ibadet edin.” (Rum 30/ 17-18)
    GÜNDÜZ KILINAN ÖĞLEN VE İKİNDİ NAMAZI, SABAH VE AKŞAM NAMAZI
    “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenler için bir öğüttür.” (Hud 11/114)
    YATSI NAMAZI
    Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı tarafında da O’na ibâdet et ki, Allah’ın rızâsına eresin.’ (Tâ-Hâ, 20/130);
    NAMAZDA SÜREKLİLİK
     ‘Ya Rabbî! Beni de, neslimden çoğunu da namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi!’ (İbrahim, 14/40)
    En Önemli Namaz Vakti Sabah Namazıdır
    “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle sabah namazını! Zira sabah namazı şahitlidir.” (İsra, 17/78)
    Namazın Şekli ve Temizliği
    “Gönülden boyun eğerek, Allah’ın huzuruna durun.”(Bakara, 2/238)
    “??…Kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi temiz tut.”(Hac, 22/26)
    Ali İmran 43: Ey Meryem, Rabbine divan dur (ayakta saygıyla), secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte rükû et. 
    Namazda Okunacaklar
    “…Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun?.”(Müzemmil, 73/20)

    Namazın Üslubu – Erkanı:

    Namazda ses tonu( isra 110)
    Cuma namazı ( Cuma 9-11)
    Korku namazı (bakara 239)
    Cenaze namazı (tevbe 84)
    Namaza çağrı,ezan ( Cuma 9)
    Namazdan sonra Allahı hatırlamak ( nisa 103)
    Gördüğünüz gibi Allah, her şeyi eksiksiz anlatmıştır. Bu sefer de derler ki; “Ayağını nasıl tutacaksın, elini nasıl koyacaksın; hani bu detaylar nerede?”
    Bu gibi aşırı detayları Allah kullarına zorluk olmaması için tarif etmemiştir. Ayrıca insanları şekille ilgili, “parmağını şöyle tut, ayağını böyle kaldır” gibi binlerce detayla sürekli “nasıl duracaktık” diye düşündürten bir hale çevirmek namaza zarar verir. Allah, özellikle şekil detaylarını az tutmuştur. Çünkü Allah, şekilleri düşünmekten kendisinin unutulduğu bir namazdan ziyade doğaçlama ama aşkla ağlayarak ve heybetinden titreyerek kılınan bir namazı daha çok sever. Allah’ın anlattıkları dışında her şey fazladır, zorluktur.
    Diğer ibadetlerle de ilgili gerekli her şeyi, gerektiği kadar Kur’an’da bulmanız mümkündür. “Sadece namazı örnek verdim” dileyenler diğer ibadetlerin ve dini hükümlerin de Kur’an’da detaylıca anlatıldığını görebilirler.
    Bazıları da çıkıp utanmaksızın şöyle diyorlar;
    “Arapça’da ‘namaz’ kelimesi “Salat” demektir. “Salat” aynı zamanda “yardım” da demektir. Bu yüzden Kur’an’da “namaz” yoktur. Namaz diye çevrilen yerler yardımlaşmaktır.”
    diyen bazı sözde alimler türemiştir.
    Oysa Allah, “bineğin üzerinde salat ediniz” demiştir. Yada “savaşta bir kısmınız nöbet beklerken diğer kısmınız salat etsin” demiştir. “Güneş doğmadan ve batınca salat etsin” demiştir. Anlaşılıyor ki, zamana bağlı bu hususlar yardımı değil bir ibadet şeklini anlatmaktadır.
  • RESMİ NİKAH YAPAN ÇİFTLER, “BOŞ OL” DİYEREK BOŞANABİLİR Mİ?

    Hüküm verici olarak Allah ve apaçık indirilmiş olan yüce Kur’an’ı yeterlidir. Hiç bir söz ve rivayet onunla çelişemez. Öyleyse Kuran’ı Kerim’in mübarek ayetlerine bakarak cevaba ulaşalım.

    4:25  Sizden her kim hür mümin kadınları nikah edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da ellerinizin altındaki mümin cariyelerinizden efendilerinin rızası ile nikahlamak var. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Siz birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ile ve mehirlerini örfe göre vermek suretiyle cariyelerden iffetli olan, zina etmeyen, dost da edinmeyenlerle evlenin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, o vakit hür kadınlar hakkında gerekli bulunan cezanın yarısı kendilerine lazım gelir. Bu hükümler, içinizden günah işlemekten korkanlaradır. Sabretmeniz ise, sizin için daha hayırlıdır. Allah Gafûrdur, Rahimdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir)

    33:49 Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâh edip de sonra onlara dokunmadan boşadığınız zaman, sizin için üzerlerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Derhal müt’alarını (mehirleri belirlenmediği takdirde yararlanacakları bir mal) verip onları güzel bir şekilde salıverin.

    Kuran, “nikah” adı verilen erkekle kadın arasındaki sürekli ilişkinin gerçekleşmesi için oldukça sade bir takım kurallar getirmiştir. Bu kuralların en önemlisi; erkeğin, gücü yetiyor ve vermeye de razıysa , kadının talep ettiği mehri (maddi hediyeyi) vermesidir. Kadın dilerse bu hakkından vazgeçebilir. Allah, kadının para kazanmak ve geçinmedeki zorluğu ve annelik görevinden ötürü, evlenirken kocasından kendisini güvende hissettirecek düzeyde bir mal isteme hakkı vermiştir”.

    İşte bu karşılıklı akitleşme ve alacak verecek konularına girilmesi bir sözleşmenin varlığını ve gerekliliğini göstermektedir. Bir sözleşmenin varlığı ise onun şahitlerle kayıt altına alınmasını ve erkeği borçlandıran bu sözleşmenin yazılı hale getirilip varsa topluluğun yönetim dairesinde saklanmasını zorunlu kılar.

    Kur’an bunun dışında evlilik için herhangi bir kural getirmemiştir. Ne bir imamın varlığı, ne de duanın okunması gerekli değildir. Çünkü böyle olsaydı yabancı milletlerdeki dua bilmeyen ama Allah’a ve resulüne iman etmiş kimseler evlenemeyebilirdi. İmam zorunlu olsa imam hastalandığında, zorluk çıkardığında, başka şehre gittiğinde vs. kimse evlenemezdi. Allah en kolay olanı daha da kolaylaştırıp kullarına hüküm olarak sunmuştur. Özellikle savaş, göç yada karmaşa dönemlerinde evlilik ihtiyacı hasıl olduğunda iki insanın birlikte ilanı ve şahitler huzurunda sözleşmenin okunması ve yazılması ile evlilik gerçekleşir. Tarafların bu niyete bağlı olarak bu durumu gizlemeyip aşikar bir şekilde ilan etmeleri de dürüstlükleri mukabilinde beklenen bir durumdur.

    2-282

    Ey inananlar, muayyen bir müddet için borçlandığınız vakit bunu mutlaka yazın. Aranızda bir yazıcı bulunsun ve bunu dosdoğru yazsın. Yazıcı, Allah kendisine nasıl bellettiyse öylece yazmaktan çekinmesin borçlanan da yazdırsın, onu geliştiren Allah’tan çekinsin de hiçbir noktayı eksik bırakmasın. Borçlu, akılsız biriyse, yahut aklı azsa, yazdırmaya gücü yetmezse velisi, doğru olarak yazdırsın. Adamlarınızdan iki erkeği de bu muameleye tanık tutun. İki erkek olmazsa biri unuttuğu vakit öbürünün hatırlatması için razı olacağınız kimselerden bir erkekle iki kadın tanık olsun. Tanıklar da, çağrıldıkları vakit kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, muayyen müddete kadar verilen borcu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah katında daha ziyade adalete uyan, tanıklık için daha sağlam olan, tereddüde ve şüpheye düşmemenize daha ziyade yarayan bir şeydir. Ancak peşin alışverişte bulunuyor, malı, aranızda elden ele devrediyorsanız onu yazmamakta bir suç yok size. Alışverişte de tanık bulunsun, yazan da hiç zarar görmesin, tanık da. Zarar verirseniz bu, şüphe yok ki bir isyandır sizin için. Sakının Allah’tan, Allah size öğretmededir ve Allah, her şeyi tamamıyla bilir.

    Mehir, istisnasız evlenen her erkeğin üzerine bir borç olduğundan ve borçlarında 2.282 ayetinde bildirildiği üzere yazılmasının farz olmasından ötürü evlilikte dahi mutlaka yazılı anlaşma şarttır. Kadın mehrinden vazgeçmiş dahi olsa; bir süre sonra çıkıp “eşim bana şu kadar altın verecekti” diyerek onu dolandırmaması ve borçlu düşürmemesi yada iftira ile lekelememesi için yazılı sözleşme şarttır. Kadın erkeğin mehir borcunu affettiğine dair 2.282 ayeti gereğince muhakkak yazılı bir sözleşmenin tarafı olmalıdır. Ancak eski çağlarda yazının yaygınlaşmaması ve kadına Kuran’daki hakların tanınmaması, hakkını savunamayacak şekilde yetiştirilmesinden ötürü yazılı sözleşme ile evlilik geleneği yerine sadece sözlü anlaşmalı evlilik ve sözlü mehirleşme geleneği yaygınlık kazanmıştır. Fakirliğin cehaletle büyüdüğü toplumlarda erkekler önemli bir miktarda mehir veremediğinden, borcun yazılmasına da gerek duyulmaz hale gelmiş ve bu emir unutulup gitmiştir.

    Maalesef din adamlarının riayet etmedikleri bu gerekliliği günümüzde resmi kurumlar dini değilde bazı hukuki ve toplumsal zorunluluklar nedeniyle Allah’ın emrettiği haliyle yapmak zorunda kalmışlardır.

    Bu nedenle nikah akdinde aslolan yazılı olan sözleşmedir.

    Evli bir çift önce sözlü olarak halk arasındaki ismiyle imam nikahı yapmışsa ve daha sonra bunu farklı bir sözleşme ile yazılı olarak yenilemişlerse, yazılı ve sonradan olan, tartışmasız evvelki sözlü olanın yerine geçmiş sayılır. Sonradan yapılan yazılı sözleşmeyi iki tarafın da kabul etmiş olması, evvelki sözlü olanın düşmesi için yeterlidir. Bu sadece evlilik ve mehir sözleşmelerinde değil tüm sözleşmeler için geçerli evrensel bir kanundur. Tarafların rızası ile iyi niyetli bir şekilde sözleşmeler güncellenebilir. Eskisinde var olan hatalar ve eksiklikler tarafların lehine olacak şekilde giderilebilir… Her iki sözleşmenin birden geçerli olması talak mevzuunda geçerli olamaz. Çünkü birbirleri ile çelişmektedirler. Sözlü ve nikah akdinden ibaret geleneksel evlilik anlaşmasında (halk tabiriyle imam nikahında) talak hususu ayrıca belirtilmediğinden talak hakkı erkektedir. Ancak resmi nikahta boşama hakkı hakimdedir. İkisi birbiri ile çeliştiğinden iki sözleşmeden birinin tercihi gereklidir. Bu durumda sonradan yapılan güncellenmiş sözleşme, öncekini geçersiz kılar. Sonradan yapılanın yazılı olarak yapılması onun sağlamlığını ve gücünü arttırır.

    Özellikle öfkesine ve diline sahip olamayan erkeklerin ve kadınların sözlü anlaşma yoluyla elde edebilecekleri talak hakkından, yazılı bir anlaşma yaparak net bir şekilde vazgeçmeleri kendi hayırlarınadır. Günümüzde resmi nikah ile evlenmek Türkiye’de kadınların mehir hakkından vazgeçmesi, yerine boşanmada mal paylaşımı ve nafaka olarak değiştirmesine, talak hakkının da erkekten alınıp hakime verilmesine neden olan bir sözleşmedir. Evlilik akdi de bir sözleşme olduğundan yeni başka sözleşmelerle güncellenebilir ve hükümleri karşılıklı rıza ile değiştirilebilir.

    Özetle; Evlilik bir sözleşmedir ve maddi yönleri de olan, yazılı yapılması gereken bir anlaşmadır. Erkeği ekonomik olarak borçlandırma özelliği bulunmaktadır. Eğer taraflar sözlü anlaşma ile nikah yapmışsa ve sonrada yazılı yeni bir sözleşme ile nikah anlaşmalarını yenilemişlerse, yeni sözleşmeye göre hareket edilir. Bu durumda erkeğin kadını sözlü olarak boşadım demesi ile boşayabilmesi mümkün değildir. Erkeğin hem sorumlulukları, hem de hakları resmi nikah devam ettiği sürece devam edecektir. Kadın illa boşanmak istiyorsa sözleşmesine uygun şekilde mahkemelere başvurmalarıdır.

    Cevap arayan bir kimse, bazı konularda her başvurduğu merciden ve ilim sahiplerinden farklı görüşler duyabilir. Bu durumda aklının karışması ve şaşırması doğaldır. Allah’u Teala belli konular hariç insanı eksik bilgiyle denemeyi murad etmiştir. Çünkü kesin bilgi ile bilmek sınavı bitirir ve çok kolaylaştırır. Kişi kararsız ve muallak bir duruma düştüğünde sergilediği tavır, onun mizacını ve değerini ölçmede daha güçlü bir gösterge ve ince elek haline gelir. Kişiye bir hüküm vermek yada hükümler arasından birini tercih etme sorumluluğu düştüğünde, tercihi vicdan ve merhamete en uygun olan yönde olmalıdır. Madem bazı durumlarda tüm görüşler muallak olabiliyor; bu durumda muallak olanlardan koruyucu, esirgeyici Allah’ın sıfatlarına uygun olarak barış ve iyilik yönünde hareket eden görüşü benimsemek gereklidir. Doğruluk ve delil noktasında yakın güçlere sahip iki durum varsa; kişi inanç noktasında faydalı ve yapıcı olan duruma yönelmelidir.

    Sözlü anlaşmayla nikah yapanların; daha sonra  yazılı sözleşme ile nikahına yeni şekil vermeleri ve bu son yazılı sözleşmeye uymaları, bizce çok net bir şekilde zorunluluk arz etse bile, farklı görüşler nedeniyle zihni bulananlar olabilir. Bu kişilerin makul ve Kur’an ruhuna uygun farklı görüşler içinden aile bağlarını koruyucu, eşlerin arasını bulucu ve barışçıl olan görüşe meyletmesi bir sorumluluktur.

    Günümüzde çoğu din görevlileri, “resmi nikah geçerlidir, resmi nikah yapanın ayrıca imam nikahı yapmasına gerek yoktur” derler. Doğru söylemektedirler. Ama durum böyleyse neden “3 kez boş ol diyen boşanmış sayılır” diyerek resmi nikahın getirdiği hükümleri kabul etmezler? Bu garip ve yanlış söylemleri şuna benzer; sözleşmeniz geçerlidir; ama şartları geçerli değildir. Bu çelişkili bir söylemdir. Sözleşme geçerliyse ve tek başına evlenmeye yetiyorsa bu durumda maddeleri de geçerli olacaktır.

    Bazı din adamları da resmi nikah evliliğe yetmez derler. Buna Kuran’dan bir delil getiremedikleri gibi hadislerden de delil getiremezler. Çünkü peygamber as. zamanında, peygamber olmaksızın sadece tef çalmak yoluyla kıyılan nikahlar çok oldu. Hatta peygamber as. tef çalmadan öylesine bir nikahın ilan edildiğini duyduğunda rivayete göre “Keşke tef de çalınsaydı” deyip geçmişti. Yani din görevlilerinin kendine muhtaç bırakmak yada toplumdaki otoritelerini güçlendirmek adına imamı şart koşmaları, “imamsız nikah olmaz” demeleri dayanaksızdır. Kuran’ın emretmediğini emretmekse, kişiyi cehenneme sokabilir. Allah insanları sevip hayatlarını kolaylaştırmak isterken, esneklik sağlarken, bazılarının zorlaştırmak ve kendine bağlı kılmak için ilahi kurallar üretmesi doğru değildir.

    En doğrusunu bilen Yüce Allah’tır. O, ayetlerini saygıyla okuyup, yeryüzünde barışı ve esenliği arzulayarak ve akil kimselerle istişare ederek hüküm verenleri, hükümlerinden ötürü kınamaz. O çok bağışlayıcı ve çok esirgeyendir.

     

  • KURAN’DA BAŞ ÖRTÜSÜ VAR MI? ÖRTÜLÜ SIRLAR VE ÇIPLAK GERÇEKLER!

    Kuran’da baş örtüsü emrinin var olduğunu iddia edenlerin örnek gösterdiği bir kaç ayet vardır. Bu ayetleri birlikte analiz edelim.
     

    CİLBAB AYETİ

    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını alsınlar. Bu, onların tanınmasını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah, Gafûrdur, Rahîmdir.” (Ahzab, 33/59)

     

    Cilbab nedir hemen buna bakalım;

    Tefsirciler bize cilbab`ın nasıl giyildiğini ve uygulama biçimini de anlatırlar. Meselâ:

    Ibnü`l-Cevzî: Başlarını ve yüzlerini örterler.

    Ebû Hayyân: “cilbablarını idnâ etsinler” ifadesi, bütün bedenin örtülmesini anlatır. “Üzerlerine” denmekle de yüzleri kastedilmiştir. Çünkü Cahiliyyet Döneminde kadınların açık olan yerleri yüzleri idi.

    Ebu`s-Su`ûd: Kadın cilbabı başına atar, ve kenarını da göğsüne sarkıtır. Bu âyet; kadınlar herhangi bir sebeple çıkarlarsa, yüzlerini ve bedenlerini örterler anlamına gelir.

    Süddî de: Bir gözleri hariç, bütün yüzlerini kapatırlar, demiştir.

    Ibn Kudâme: Cilbab (giyilmeyerek) entari üzerinden kuşanılır.

    (Cilbabı [gömleği] haram olan erkeğin namazı kabul olmaz.) [Hadis: Rivayet Hadis Alimi Bezzar]

    Demek ki cilbab kabaca yüzün bile tanınmasını engellicek ölçüde kapayan geniş bir örtüdür. Erkekler de zaman zaman bu örtüyü sırtlarına yada başlarına çeker, güneşten, rüzgardan ve kumdan korunurlardı. Peki Allah bunun neden giyilmesini emretmiş? Kadınların incitilmemesi (yaralanmaması, öldürülmemesi vb) için emretmiş. Bu durumda bu ayetin neden indiğine bakalım.

     

    Hicretten sonra savaş ortamı kendini iyice hissettirmeye başlamış ve Medine’de peygamberin safına giren herkesi öldürmek için planlar yapılır olmuştu. Hatta bu sıralarda hem kafirler hem de müslümanlar yakaladıkları yerde birbirlerini öldürmeye başlamıştı. Etkin olan isimlere suikastler düzenleniyordu.

     

    Peygamberimizin as. kızı Zeynep validemize de bir suikast düzenlendi. Yanında onu koruyan bir erkek olduğu halde, deve üzerindeyken kendisine mızrak atıldı. Mızrak onu devesinden düşürdü. Hamileydi ve bu düşmeden ötürü düşük yaptı. (Karnında ki bebek öldü). Yaralanan validemiz babasının yanına gidemedi ve araya giren kişiler onu Allah’ın yardımıyla ölümden kurtardı.

     

    Böyle bir ortamda kadınların kimliğinin ortaya çıkması tanınması son derece sakıncalıydı. Kadınların mümkün olduğunca evde kalması ve çıktığında tanınmayacak şekilde örtünmesi emredildi. Ancak bu emrin onları sıkmak değil korunmaları için olduğu ifade edildi. Bu ayete göre kadınların benzeri bir güvenlik tehdidi oluştuğunda aynı şekilde örtünmeleri gereklidir. Ama incitilecekleri bir durum kesin olarak yoksa o zaman cilbab ile örtünmelerine gerek yoktur.

     

    HUMURLAR AYETİ

    Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini korusunlar; ırzlarını korusunlar. Görünenler müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Örtülerini (HUMURLARINI), göğüslerinin üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları (KAYIN PEDERLERİ), kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri ve hizmetçilerinden) erkek olanların ihtiyacı olmayanlara, yahut henüz kadınların avretini bilmeyen (yaşı çok küçük) çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. “ (Nûr, 24/31)

     

    Analiz için; http://www.kuranmeali.com/Elfaz.php?sure=24&ayet=31 (kelimelerin detaylı incelemesi; o kelimenin Kuran’da diğer ayetlerde nasıl kullanıldığını görmek için üzerine tıklayınız)

     

    Önce humur kelimesinin “baş örtüsü” mü, yoksa sadece örtü mü olduğuna bakalım. Humur kelimesinin kökü “örtmek” kelimesinden gelir. Seccadelerin küçük olanına da humur dendiği gibi, saran örtüye de humur denebilir. Humur’un sadece başa özgü bir kelime olduğunu kimse kanıtlayamaz. Eğer ayette humur’un başı ve saçı gizlemesi gereken bir örtü olduğuna dikkat çekilmek istenseydi, göğsünüzün üzerine humur’u vurun yerine, saçlarınızın ve göğsünüzün üzerine derdi. Saçının bir teli bile görünse bir kadının, 40 yıl yanacağına dair bir gerçeklik olsaydı İslam’da elbette Allah kadınları korumak için çok açık ve net şekilde “saçlarınızın tellerini bile gizleyin, yoksa yanarsınız” derdi.

     

    Ayetin başında ve devamında ziynetlerden bahsetmesi humurun asıl görevinin göğsün üzerine yerleştirilen ziynetlerin gizlenmesiyle ilgili olduğunu düşündürtmektedir.

     

    Bazı tefsirciler ziynetten maksadın kadının yüzü ve eli hariç her yeri olduğunu iddia ediyorlar. Yani kadına; “ziynetlerinizi gizleyin” diye emredildiğinde yapmaları gereken altınlarını ve hazineleri gizlemek yerine “yüzleri hariç” her yerlerini gizlemek olmalıdır. Peki Kuran ziyneti nasıl tanımlıyor?

     

    Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyr edenler için onu ziynet yaptık (süsledik). Hicr/16

     

    Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır. Nahl/8

     

    Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır’lıların) zinet eşyasından (altından imal edilmiş ) bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de (altın buzağı yapmak için) atmıştı. Tâ-Hâ/87

     

    Anlaşılıyor ki her türlü süs ve dünya malı ziynettir. Ancak bu ayette ki ziynetin altınlar olduğunu devamında ki ifadelerden daha iyi anlayabiliriz. Çünkü ayet aynen şöyle diyor;

     

    “Kadınlar bu kendiliğinden görünenler hariç (yüzük, hızma vb.) ” ziynetlerini, kayınpederlerine, ihtiyacı olmayan erkek hizmetçilere, kardeşlerinin yetişkin çocuklarına, diğer kadınlara gösterebilirler.” İnsaflı olan her akıl “destur” diyecektir. Eğer kadının ziyneti göğüsleri, kalçası, bacakları gibi yerler olsaydı hiç bunlar sayılan ve haram olan kimselere gösterilebilir miydi? Haydi yakın akraba diye hoş görüldü diyelim. Peki erkek hizmetçilere ve diğer mümin (yüksek iman sahibi) kadınlara gösterilmesi neden serbest olsun?”

     

    Açıktır ki ayet ziynet derken “altın kastetmektedir. Allah kadının göğsünü anmaktan çekinmediği gibi diğer azalarını saymaktanda çekinmezdi. O açıkça göğsünün üzerine örtüsünü vursun diye emretmiştir. Kapanacak yeri açıkça belirtmiştir. Zaten ayetin devamında “ihtiyacı olmayan erkek hizmetçiler” derken, maddi durumu iyi olan hizmetçilerden bahsetmektedir. Bizler köleleri hep fakir zannediyoruz. Oysa çok varlıklı ailelerin köleleri Osmanlı’da olduğu gibi oldukça zengindirler. Eskiden ömürlük çalışma anlaşması yapmış herkese de köle denirdi. Kölelerin kendi evleri, maaşları olabilirdi. Bazı köleler asla azat edilmek istenmez bunu kovulmak olarak görür ve çok zengin birinin kölesi olmakla övünürlerdi. Aynı şimdi ki gibi…

     

    Aslında humurun göğsün üzerine vurulma nedeni en çok takının ve kolyenin göğsün üzerinde olması nedeniyledir. Altın ziynetlerin yakın akrabalara, çocuklara ve mümin kadınlara açılabilmesine verilen ruhsat onların zorla gasp konusunda çevreye karşı daha zararsız ve güvenilir bulunmaları nedeniyledir. Allah onların tamamen gizlenmesini hoş görmemiş, süslenmeyi güzel bulmuş ama onların güvenliği için belli gruplara göstermesine izin vermiştir. Gösterişi yasaklamıştır. Bunu da kadını ve malını korumak için yapmıştır.

     

    Ayetin devamında, zinetlerin bilinmemesi için ayağın yere vurulmasının yasaklanması yine aynı nedenledir. Hiç bir kadının bacağı, göğsü veya kalçası ayağını yere vurunca ortaya çıkmaz. Sadece bazılarında belli belirsiz bir hareket oluşur ki bu da bol bir elbise üzerinden anlaşılmaz. Ancak bilezikler, halhallar ve kolyeler ayağınızı vurdukça ses çıkarır.

     

    Ayrıca cahiliye döneminde kadınların Kabe’yi çıplak tavafı yaygındı. Çünkü günah işlemiş oldukları elbiselerle tavaf etmek istemezlerdi. Yani sanılanın aksine Mekke’de kadınlar son derece açık giyinir ve kutsal bir alanda bile soyunmaları ayıplanmazdı.

     

    “Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapmayacak, kimse Beytullah’ı çıp­lak tavaf etmeyecektir.” (Buhârî, Hac, 67)

     

    Ancak Mekke’de ahiret inancı olmadığından ve polis teşkilatı ve devlet yapısı oluşmadığından hırsızlık çok yaygındı. En büyük risk önce hırsızlık sonra da farklı inançtaki insanların dini sebeplerle öldürülmesiydi. Bu nedenle kadınlara, erkekleri kendilerine saldırmaya teşvik etmemek için, önce ırzlarını korumaları, bakışlarını korumaları ve sonrada hırsızlardan korunmak için altın ziynetlerini gizlemeleri emredilmiştir. Çünkü kadının incitilmesine sebep olan 3 ana unsur budur.

     

     

    GİYSİNİN AMACI NEDİR?

    Ey Adem oğulları! Size ÇİRKİN yerlerinizi örten giysi ve giyinip süsleneceğiniz elbise indirdik. Takva elbisesi ise en hayırlı olandır. İşte bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alırlar. A’râf Suresi 26. Ayet

     

    Rabbin iki elbise indirdiğini biriyle çirkin yerlerin örtüldüğünü yani iç çamaşırları olduğunu anlıyoruz. Çirkin yerlerimiz içlerinden pisliğin çıktığı ve vücudumuza göre daha koyu renkli deriye sahip, etrafı daha kıllarla kaplı olan bölgelerimizdir.

     

    İndirilen diğer elbise ise iç çamaşırların üzerine süslenmek için giyilen elbisedir. Takva elbisesi ise; Allah’tan korku elbisesi demektir. Çünkü insanı felaketten ve cehennemden ancak korku elbisesi korur.

     

    Eğer Allah, elbiseyi kadını tamamen örtmek için indirmiş olsaydı, elbisenin süs ve çirkin yerleri gizleme amaçlı olduğunu açıklamazdı. Kadını güvenlik tehdidi yokken çarşafa mahkum etmek ona yapılmış bir zulümdür. Allah erkeğinde kadının da elbise ile çirkin yerlerini kapatmasını ve süslenmesini istemiştir.

     

     

    HADİSLERDE ÖRTÜNME

    Peygamberimizin bu emri bizzat uygulama şeklini, Hz. Aişe, ablası Hz. Esma`yı örnek vererek anlatır: Bir gün Hz. Ebu Bekir`in kızı Esma ince bir elbise ile Resulullah`ın huzuruna girmişti. Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esma! Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir”. Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti. (4)

     

    Mekke ve Medine döneminde kadınlar üzerinde ki güvenlik riskleri devam ederken ve o zaman ki toplumsal yapıda polis ve mahkeme teşkilatlarının bulunmayışının kadınları her zaman kapalı giyinmeye teşvik ettiğini bilmeliyiz. Elbette peygamberimizde ailesine bunu tavsiye etmiştir. Hz. Esma’ya hitabında “uygun değildir” ifadesi kullanması da bunun bir tavsiye olması ve peygamber halkına yakışanı tarif etmesi ile açıklanabilir.

     

    KADINLARI ÖRTÜNMEYE ZORLAMANIN MANTIKİ VE VİCDANİ SORUNLARI

    Genelde katı İslami yorumculara göre kadının güvenli bir ortamda bile örtünmeye zorlanmasının mantıksal hikmetleri de vardır. Bunlar şöyledir;

     

    1) Erkekler kadının açık yerlerine bakar ve tahrik olurlar. Bu da onları zinaya sevkeder veya ulaşamadıkları için rahatsız eder.

     

    Bu söz doğrudur. Lakin aynı sorun kadınlar içinde vardır. Kadınlarda yakışıklı erkeklerin açık vücutlarına bakarken tahrik olabilir, zinaya kaçabilir veya erişemedikleri için acı çekebilirler. Bu durumda gelenekçi yorumcular, Allah’ı haşa adil olmayan ve erkek kayıran bir anlayışla tarif etmiş olurlar. Bu Allah’a bir iftira olur. O adildir. Erkeğe basit bir şort giyerek örtünme emrini yerine getirmiş olurken, kadını illa her yerini sımsıkı kapatacaksın diye zorlamak, çifte standarttır.

     

    Ayrıca bu aklı eksik yorumcuların açılmasına izin verdiği yüz bölgesi; kadının en güzel, en çekici yeridir. Eğer tahrik olma nedeniyle kadın kapatılıyorsa, kadının ağzı, gözleri ve yanakları da kapatılmalıdır. Çoğuna göre bunlar kadının diğer azalarından bile tahrik edici olabilmektedir. Bu durum onların yaptıkları yorumun aslında kendi içinde tutarsızlıklar içerdiğini gösterir.

     

    2) Gelenekçi yorumcular coğrafi etkinin zulmüne karşı cevapsızdırlar.

     

    Otobüste iki kadın düşünün. Bunlardan birisi türbanla sımsıkı kapalı, diğeri bol ve açık kıyafetlerle serin şekilde oturan bir kadın olsun. Eğer bir gelenekçi islam yorumcusu; Kuran’da açık emir olmadığı halde bunu emir gibi ifade ederek Allah’a iftira atarsa; o zaman milyarlarca kadının sıcak yaz aylarında çektiği büyük sıkıntının vebalini alacak ve cehennemde kendine yer bulacaktır. Ayrıca bu kadınlar; erkeklere neden emir yok ve rahatlık var diye itiraz etseler ve dinden çıksalar, başka dine geçseler; o zaman büsbütün yanacaklardır. O kötü yorumcuların; kendisi JETSKY üzerinde rüzgarda ve suda zevk-ü sefa ederken, müslüman kadınları siyah çarşaflar içinde güneşin altında haşlayanlara sıcak su azabı haktır.

     

    3) Kuran; 22:78 O sizi seçti ve dinde sizin için bir güçlük kılmadı; buyurmuştur Allah.

     

    Allah müslümanların zorluk çekmesini istemediğini belirttiği halde, kadını bir süs olduğu açıklanan elbise ile süslenmekten uzaklaştırmak, düz ve süsten uzak bir çuvala, işkence odası ve kaynar kazana hapsetmek nasıl bir vicdandır.

     

     Son söz; Elbette erkeğinde kadının da kendini Allah’a adamış insanlar olarak tahrikkar, nefsi uyandırmadan giyinmesini destekliyoruz. Ama bunu yaparken aynı zamanda son derece şık ve hayranlık uyandıran elbiseler giymemiz Allah’ın bizden beklediğidir. Kimsenin gözlerini de şekilsiz kıyafetlerle bozmaya hakkımız yoktur. Kadınlarımızı yaz sıcağında mahvetmeye ve dinden soğutmaya hakkımız hiç yoktur.