Kategori: Sosyal Projeler

  • OYLAMA VE TEŞVİK SİSTEMİ PROJESİ İLE DAHA GÜZEL BİR DÜNYA

    Tüm dinlerde şükür çok önemlidir. Allah’a ve hatta ana babaya teşekkür etmek, rızalarını kazanmak için çalışmak ibadettir. Aynı şekilde iyilik gördüğümüz ve işinizi güzel yapan insanlara da teşekkür etmeliyiz. Bunun için teknolojiden yardım alabileceğimiz yeni bir sistem geliştirmeliyiz.

    Size ve ailenize çok daha nazik davranılan, gittiğiniz her yerde saygı ve özenle karşılandığınız bir dünyada yaşamak ister miydiniz?

    Bazen doktora gidiyoruz içtenlikle ilgilense de, özensiz olsa da aynı maaşı alıyor. Aynı şekilde bir öğretmen öğrencileriyle ilgilense de, ilgilenmese de aynı maaşı alıyor. Hemen her yerde durum bu şekilde. Hizmet alan için de, veren için de üstünde iyi düşünülmemiş, motivasyon kırıcı bu çarpık sistemle aydınlık bir bugüne ve yarına sahip olamayız. Sağlık, danışmanlık, eğitim, özel sektör ve hemen her sistem korkunç derecede kötü tasarlanmış. Peki nasıl daha iyi olurdu?

    Aldığımız her hizmeti; ürünleri, memurları, iş yerlerini, serbest meslek sahiplerini, kurum ve şirketleri… Mobil uygulamalar yoluyla oylayabileceğiz ve aynı zamanda objektif kriterlerle başarısını ölçeceğiz. Örneğin öğrencileri merkezi sınav sisteminde yüksek puan alan öğretmenlerin, okul ve yerel unsurlar dikkate alınarak hesaplanan puanı ölçüsünde yüksek primle ödüllendirilmesi yapılması gerekenlerden biridir. Polis ve savcılar suçla mücadeledeki başarılarına, ülkeyi yönetenler genel memnuniyet ve nesnel istatistik oranlarına bağlı primler almalıdır. Başarıya bağlı yüksek kazanç, rüşvet ve yolsuzlukla mücadelede önemli bir yardımcı olacaktır.  Örnekleri çoğaltabiliriz. Verilen oylar fatura yada resmi hizmet alma şartına bağlı olacağından ve denetleneceğinden kötüye kullanımının önüne büyük ölçüde geçilecektir.

    Her kişi, şirket ve kurum için, hizmet alımı sonrası yorum yazabildiğimiz, böylece ödül, denetim veya cezaya neden olabildiğimiz için gittiğimiz her yerde saygı göreceğiz. Oy ve yorumlar ülke gelişimine katkı sağlayacağından; genel destek gören her oy ve yorum için oylayanlar bir miktar para kazanacaktır.

    Amaç  cezalandırmak değil; sistemdeki eksikleri hızla fark etmek,  insanların sevdikleri işi zevkle yapmaları için adalet sağlamaktır. Örneğin sürekli kötü puan alan bir kuaför, doktor yada boyacı yeniden eğitim yada farklı meslek seçimi desteği gibi seçeneklerden birini değerlendirebilecektir. Bu sistemle daha kaliteli hizmet aldığımız ve daha çok saygı gördüğümüz bir dünyada yaşama fırsatı bulacağız.

     

  • KUTSAL KİTAPLARA UYGUN YENİ BİR BANKACILIK SİSTEMİ İLE HERKESE ZENGİNLİK

    Dünyadaki tüm bankaların açıklamış olduğu toplam kâr miktarı sadece 2019 yılında bile 1.4 trilyon dolar olarak görünüyor. Bu rakam gerçekte çok daha yüksek. Bunun anlamı kişi başı 2000 USD, aile başı ortalama 8000 USD’nin her yıl bankalara aktığı gerçeği. Farklı bir deyişle bankalar, elle tutulur hiç bir ürün üretmeden ve bu hizmeti devletler aynı hizmeti çok rahat bir şekilde icra edebilecekken tüm insanlığı ekonomik olarak sömürüyor ve köleleştiriyor.

    Peki dünyadaki tüm elde edilen gelirleri ve kârı, neredeyse tek başına kendinde toplayan ve gerçekte hiç bir şey üretmeyen bankalar nasıl olsaydı, insanlık kat kat daha zengin olabilirdi? Dünyadaki tüm servetin önemli bir kısmı nasıl bir kaç yüz insan arasında değil de, insanlık arasında bölüşülebilirdi. Bazıları bankaların şirketlerin ve şahısların borç para bulma ihtiyacını giderdiği için ekonomiye faydalı olduğunu söyleyebilir. Ama bu basit hizmeti devlet zaten vermektedir. İnsanlar devlet tarafından bilinçli bırakılan çok cüzi vade ve faiz farkları nedeniyle devlet yerine özel bankaları tercih etmektedir.

    İDEAL BANKACILIK SİSTEMİ

    1. Tek yetkili banka devlete ait olmalıdır. Amacı kar elde etmek olmamalıdır. Böylece tüm dünyada 1,5 trilyon dolar devletlerin olur ve halkları için harcayabilirlerdi.
    2. Eğer tüm bankalar kamulaştırılarak devlet tarafından el konulsaydı; tüm nakit devlette toplanacağından devletler muazzam ekonomik güce erişir ve halkına faydalı olurdu. Devlet üretim yapacak olanlara, zor durumda olanlara çok rahat kredi verebilirdi. Bu kredileri alanlar harcama yaptıklarında yine devlet bankasındaki başka bir alıcı hesabına ödeme yapacakları için bankadaki para asla eksilmeyecekti. Devlet kredi vermekle fakirleşmeyecek tam tersine para sirkülâsyonu ve topladığı vergiler artacaktı.
    3. Devletler, ithalatı azaltıcı, ihracatı arttırıcı, üretimi teşvik edici kurumlara çok büyük miktarda krediler verebilir ve böylece dışa bağımlılıktan kurtulup özgürleşebilirdi. Halk fakirlikten kurtulur ve üretim patlaması yaşanırdı.

    Kısacası bankalar son 20 yılda 30 trilyon doları insanlığın cebinden nesnel bir üretim yapmadan çalmışlardır. İnsanlığın en büyük sorunu gitgide zengin olan, devletleri kontrol eden, basını satın alan ve dilediğini lider seçtirebilen bankalardan kurtulmak olmalıdır. İnsanlık kölelikten kurtulmak, çok daha az çalışarak çok daha lüks ve refah içinde yaşamak, gerçekten adil ve insanlara değer veren liderlere sahip olmak istiyorsa öncelikle bankaların devletleşmesini, karsız çalışmasını sağlamalıdır.

    Bundan 1400 yıl önce faiz yiyen kurumlar bu kadar güçlü değillerdi. Ama Rab geleceği görendir. O kutsal kitaplarında çok net bir şekilde insanlığın tümüne zarar veren bu kurumlar ve onlardan kazanç elde edenler için şu ifadeleri kullanmıştı.

     “Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar… Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar. Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tövbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”…Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun.  (Bakara 275-279)

    Sizler “ben bankadan faiz almıyor ve vermiyorum, rahatım” diye düşünmeyin. Çünkü devlet siz haberiniz olmadan sizi borçlandırıp vergiler yoluyla size faiz ödetiyor. Bu sizin elinizde olmasa da, buna dur demek, yasal yollardan sesinizi duyurmak ve buna karşı çıkmak insanlığa ve Allah’a karşı sorumluluğumuzdur.

    Paranızı evinizde saklamanın riskli olduğunu düşünüyorsunuz. Faiz olmazsa değerini yitireceğini düşünüyorsunuz. Eğer bankadan tamamen kaçamıyorsanız buna gücünüz ve direnciniz yetmiyorsa en azından paranızı devlet bankasına altın cinsinden koyun ve faiz almayın. Kazanırsa devlet ve halkı kazanacaktır. Bunu bir sadaka olarak yapın ve faize el sürmeyin. Altında ya da değerli bir materyalde durması paranızın değerini önemli ölçüde koruyacaktır. Eğer bunu yaparsanız devletinizi güçlendirirsiniz. İyilik etmiş olursunuz. Ama kaçabilirseniz bundan kaçın ve paranızı işe ya da arsa, ev gibi yatırım araçlarında tutun. Bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer herkes sözlerime uysaydı tüm bankalar çöker ve insanlık zenginleşirdi.

    Peki, bu neden yapılmıyor? Liderler kutsal kitapları okumuyor mu? Neden bankalardan faizden kimse bahsetmiyor? Neden camilerde veya kiliselerde bu yasak üzerinde ve korkunç tehdit üzerinde durulmuyor. Devlet TV’lerinde bankalar sürekli reklam yayınlıyor? Bankaların kar etmesi başarı olarak gösteriliyor? Bunun yorumunu size bırakıyorum ve imanlı olanı, olmayandan ayırt edin diyorum. Hangi acı sonsuz cehennemden ve Allah’ı sonsuzca kaybetmekten daha beter olabilir? Eğer iman ediyorsanız beni dinleyin. Ben sizi hem kutsal kitaplar hem de akli delillerle uyarıyorum. Azıcık ve belalı bir kazanç için sonsuzluğunuzu harcamayın. İnsanlığın başına gelen en kötü şeyin parçası ve ortağı olmayın.

  • AÇLIK VE FAKİRLİK BİTEBİLİR! ATIL ARAZİLER PROJESİ!

    Yeterli gıda üretilememesi veya gıda fiyatlarının yüksekliği hemen her ülkede bir sorun. Oysa dünyada 100 milyardan fazla insanı besleyecek ölçüde büyük tarıma uygun araziler var. Tüm dünyada yerleşim alanları ülke topraklarının ortalama %1’inden daha büyük değil. Kalanın sadece küçük bir kısmı uzman olmayan çiftçi ve bazı serbest girişimciler tarafından tarım için kullanılıyor. Geriye kalan arazilerin büyük kısmı ise atıl durumda bekletiliyor.  İşte dünyada açlık ve sefaleti bitirmenin, gıda fiyatlarını dip seviyelere çekmenin kolay yolu da burada gizli.

    Tarım arazisi varlığımız yaklaşık 23 milyon 811 bin hektar ve ülkemiz yüzölçümü içerisindeki payı da yüzde 30,3 civarında. Ama bu 23 milyon hektarlık alanın bile önemli bir kısmı ya atıl durumda, ya da verimsiz ve yanlış tarım yöntemleri uygulanıyor.

    Yoksulluğun ve açlığın tarihe karışması için atılması gereken bir kaç kolay adım var. Bunlar son derece düşük maliyetli ve uygulanabilir adımlardır.

    1. Hiç kimse arazisini atıl tutamayacak, mutlaka ya kendisi üretim yapacak ya da yapamıyorsa devlete kiralayarak üretim yaptıracaktır. Ülkemizdeki toprakların  4’te birinde düşük verimli ve çoğu bilinçsiz bir tarımcılık yapılmaktadır. Çiftçiler üretim koordinasyonunu bu yolla devlete bırakırsa, devlet ihtiyaçları, toprağı ve piyasayı analiz ederek en uygun ürünleri seçebilir. Daha sonra tüm üretim giderlerini toptan alımlar yoluyla bir çiftçiye kıyasla yarı fiyatına mal edebilir.
    2. Yerleşim yerleri haricindeki tüm arazilerin hatta dağların bile devlet ya da üretim yapmaya istekli şahıs ve şirketler tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Devlet, tüm atıl arazileri ve şahıslara ait ama kullanımda olmayan (faaliyet dilekçesi verilmemiş) tüm arazileri internette göstermeli ve talip olanları, bu arazileri çok düşük bedelle kiralayarak üretime çağırmalıdır. Üretimin ise ücretsiz sağlanan uzman kontrolünde ve yönlendirmesiyle yapılması sağlanmalıdır. Üretim yapmaya talipli olan ve kısmi teminat gösteren her üreticiye istediği atıl arazi derhal tahsis edilmeli ve imkânlar sağlanmalıdır. Böylece üretim en az 5 kat artabilir.
    3. Miras yoluyla bölünen ve bu nedenle kullanılamayan sayısız arazi bu yöntemle üretime geçecektir. Çünkü arazinin tüm mirasçıları toplanıp üretim faaliyet dilekçesi veremeyecekler ve atıl arazilerini devlete veya özel sektöre doğrudan bir kaç yıllığına kiralamış sayılacaklardır. Bu arazileri satın alanlar da, kira süresini kabul etmiş sayılacaklardır.
    4. Üretim yaparken kullanılan makinelerin devlet tarafından kiralama usulü ile maliyet bedeline çok ucuza sağlanması ve ürün hasat dönemi sonunda bu bedelin ödenmesi gereklidir. Böylece köydeki her evin bir traktörü ve onlarca ek parçası olmasına gerek kalmaz. Bir kasabaya bir grup traktör kiti ve şoför yeterli olacaktır. Bu şekilde tüm üreticiler neredeyse SIFIR maliyetle bir arazi seçip üretim yapabilecektir. Bu hem yeni iş imkânı, hem de üretim artışı getirecektir.

    Ormanların bile ağaç türüne göre aşılama yoluyla fıstık ya da meyve veren ağaçlara dönüştürülmesi, ağaç aralarına uygun türde bitkilerin tarımının yapılması mümkündür.

    Bu şekilde eskisine nazaran kat kat daha fazla miktarda üretilen gıdaların dip ve tepe fiyatlarını devlet belirler ve halkın çok ucuza tüm ürünlere erişmesine imkân sağlar. Fazla gelen gıda ihraç edilebilir, konserveleşebilir, yoksullara ücretsiz verilebilir ya da fakir ülkelere gönderilebilir. Yeryüzü tüm nimetlerini vermeye hazırken, dünyanın çoğunda yaşanan bu fakirlik ve açlığın sebebi, sadece halkına karşı duyarsız ve amacı başka olan yöneticilerdir.

     

  • YENİLİKÇİ “EĞİTİM SİSTEMİ” PROJEMLE MAKSİMUM BAŞARI

    Şu an öyle çarpık bir sistem vardır ki; çocuklarımızı gaz odasına dönüşen sınıflara tıkıyoruz, hepsinden aynı sürede öğrenmelerini bekliyoruz, belki çok büyük bir sanatçı ya da sporcu olmak için yaratılmış bir kişiyi, matematiği kendince bir nedenden ötürü başaramadığı için yetersizlikle suçluyor ve kendine olan güvenini yok ediyoruz. Bir öğrenci özel sorunları ya da farklı çalışan beyni nedeniyle herkes ile aynı hızda anlamıyorsa onu işsiz, parasız, eşsiz, 2. sınıf ve doğal olarak sevgisiz ve zavallı bir insan olmakla tehdit edip korkularla psikolojisini mahvediyoruz.  Hastalandığı için yada ailevi bir nedenle dersi takip edemediğinde çevrimiçi olarak yeniden izleyebilmesi için çözüm sağlamak yerine onun tüm yılı tekrar okumasını istiyoruz. Tüm bunlar büyük bir vicdansızlık ve ahmaklıktır. Yeni ve daha akıllıca tasarlanmış bir eğitim sistemine ihtiyacımız vardır.

    Önereceğim yeni eğitim sisteminin 3 önemli özelliği olacak;

    1. Anaokulundan itibaren yapılan yetenek analizleri ve eğilim testleri sonunda yeteneğe dönük özel eğitimler.
    2. Sınavlarda tüm sorulara doğru cevap verebilecek düzeye ulaştıran gelişmiş uzaktan eğitim teknolojisi
    3. Uygulamaya dönük sahada eğitim
    1. YETENEK ANALİZİ VE YETENEĞE GÖRE EĞİTİM

    Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, başarı ve eğitim için odaklanarak harcadığımız zaman son derece etkilidir. Dünyada ses getirmiş ve alanında “dahi” olarak görülen kişilerin en önemli özelliği mesleklerine çocuk yaşta ve severek başlamalarıdır. Aynı bir oyun gibi. Bill Gates dünyanın en zengin insanı ve bilgisayar programcısıydı. Babasının yardımı ile daha çocukken kod yazmaya başladı. Onu kimse zorlamadı, o işin içinde doğdu. Ya da pek çok ünlü müzisyenin ailesi müzisyendir ve müziğin içinde doğar. Örneğin; Michael Jackson, Beethoven.

    Beethoven’ın dedesi, babası ve ailesinin büyük birçoğu müziği meslek edinmiş kişilerdir. Babası Beethoven’ı  4 yaşında zorla piyano çaldırtmaya başlamıştır ve yanlış yaptığında ise şiddet uygulamıştır. Elbette bu çok yanlış bir eğitim sistemi ama içindeki hatalara rağmen çocuk yaşta başlayan uzmanlaşmanın başarıya katkısı ortadadır.

    Düşünün 20’li yaşlarında makine mühendisliği öğrenmeye başlayan ve aklı karşı cinste olan bir genç mi daha başarılı olacaktır? Yoksa 4 yaşında motor atölyesinde babasına anahtar uzatan ve bazı parçaları birleştirdiğinde çikolata kazanan bir çocuk mu? Açıktır ki; iki çocuk 24 yaşında okullarından mezun olduğunda biri 20 yıllık bir uzman deneyimine, diğeri ise sadece sınavdan aklında kalan bir bilgi çorbasına sahip olarak piyasada olacaklardır ve rekabet edebilmeleri mümkün değildir. Geleceğin dünyasında devrim yaratmak istiyorsak eğitim sistemimizi değiştirmeli ve çocuklar için eğlenceli hale getirmeliyiz.

    Yeni eğitim sisteminde çocukların anaokulundan itibaren her yıl yapılan özel sınavlarla her türden yeteneği araştırılacak, beyinlerinin daha aktif olan bölümleri ve fiziksel kapasiteleri bilimsel yöntemlerle analiz edilecektir. Lise yıllarına kadar kendindeki yeteneği ve idealini kurduğu mesleği keşfetmesi ve oyunlaştırılmış şekilde mesleki eğitim alması sağlanacaktır. Uzmanlar, çocuk ve aile ortak kararını verdiği anda çocuk mesleki eğitime başlamalıdır. Karar sürecinde ise öğrencinin karar verdiği mesleği yerinde deneyimlemesi için sahada asistanlık yapması sağlanacaktır. Çünkü doktor olmak istediğini zanneden pek çok öğrenci aslında doktorun yaptığı işlerden ve hastalardan tiksinmekte ve sadece doktorların toplumdaki saygınlığını arzulamaktadır. Bu eğilim kötü hizmet veren ve işinde gelişemeyerek sağlığımızla oynayan çalışanlarla karşılaşmamıza neden olmaktadır. Her sektör için örnekler çoğaltılabilir. Öğrencilerin hayallerindeki mesleği bulması için iş sahasında deneyimlemesi sağlanacaktır.

    Yeteneği herhangi bir alanda, sanat, spor, matematik, edebiyat ve hatta sıra dışı yetenekler… Yaklaşık 100 farklı kategorideki alanlardan birinde, binde bir’lik yetenek diliminde yer alan öğrenciler özel yetenekliler okullarına alınacak ve kendilerine daha uygun farklı bir eğitimden geçirileceklerdir. Bu sistemde her bin öğrenciden biri değil, her dalda binde bir öğrencinin seçileceği için yaklaşık her on öğrenciden biri özel yetenek okullarına kabul edilecektir.

    Diğer öğrenciler için spor, sanat ve sıra dışı yetenekler konusunda analiz ve keşif süreci devam edecektir ve bu sınavlar her yıl yenilenecektir.

    2. YENİ BİR SINAV VE DEĞERLEME SİSTEMİ

    Okuldan mezun olurken genellikle sınavdaki soruların yarısından çoğunu doğru cevaplamak yeterli sayılmaktadır. Bu da çok saçmadır. Geri kalan yarısı önemsiz midir? Eğer bir mühendis fren sistemini sadece yarısına kadar yaparsa o sistem çalışacak mıdır? Yada bir doktor kalbi çıkartmayı biliyorsa ama yerine geri koyamıyorsa bu yeterli mi olacaktır? Bu nedenle özel sektör özellikle deneyimli eleman arıyor ve okulların verdiği diplomaya pek itibar etmiyor.

    Devletler açıkça eksiği olsa da öğrencileri bir an önce mezun etmek ve sözde eğitimli iş gücünü artmış gibi göstermek istiyor. Çözüm nedir peki?

    Soruların tamamını doğru cevaplayana kadar onları yetiştirmek zorundayız. Ama bunun için uzaktan eğitim teknolojisinden yararlanabiliriz. Artık öğretmeni tablet yada bilgisayarımızdan izleyebiliyor, soruları oradan sorabiliyoruz. Kaçırdığımız dersler hatta dersin içinde arkadaşımızın gürültüsünden duyamadığımız bölümler olursa geri alıp bir daha dersi izleyebiliyoruz. Forumlarda ve canlı chat sistemleri ile ve sorulmuş sorular arşivinden aradığımız tüm sorulara cevap alabiliyoruz. Yapay zeka sınavda cevap veremediğiniz soruları görüp, öğrencinin hangi dersi yeniden izlemesi gerektiğini analiz edebilmekte ve öğrenciye zaman kazandırabilmektedir. Klasik eski yöntemde ise tüm seneyi ve dersleri baştan okuması istenmektedir.

    İşte uygun bölümlerde bu yöntemle çok daha fazla öğrencinin üniversiteye daha az uğrayarak eğitim alması sağlanabilir.

     

    3. UYGULAMAYA DÖNÜK SAHADA EĞİTİM

    Yüzme öğrenmenin en iyi yolu havuza düşmektir. Bir dil öğrenmenin bile en hızlı yolu o ülkeye giderek toplum içinde konuşmak zorunda kalmaktır. Bisikletlere bakarak ve bisikletler hakkında kitaplar okuyarak, bisiklet sürmeyi öğrenemeyiz. Günümüzde staj denilen saha çalışmaları bile mezuniyet yıllarında bir kaç ayla sınırlı uygulanıyor. Oysa üniversitelerin kurdukları şirketlerde yada sahadaki şirketlerde öğrenciler ücretsiz olarak çalışmaya gönderilmelidir. Bu şekilde hem özel sektör taze kana kavuşarak üretim kapasitesini yükseltebilir hem de öğrenciler işi doğrudan sahada öğrenebilirler. Okuldaki başarısı yüksek olan öğrenciler için yetiştiren şirketlere ödül primleri vererek şirketler desteklenebilir. Okuldaki ve teorik eğitimle sahadaki eğitim eşit düzeyde ilerlemelidir.

    Bu 3 maddeyi hayata geçirebilirsek, dünyanın alanında en uzman isimleri ülkenizden çıkabilir. Bu sistemi tüm dünya ülkelerine öneriyorum. Çünkü bilgi ve uzmanlık paylaşılabilir ve tüm dünya bilgiden yararlanabilir.

  • KUTSAL KİTABA UYGUN “İHALE SİSTEMİ” İLE YOLSUZLUK BİTECEKTİR

    Kutsal kitaplara uygun şekilde oluşturulan yeni İhale ve Harcama Sistemi insanlığın refahını 2 kat arttırabilirdi. Tüm dünyada rüşvet ve yolsuzluk önemli bir sorun. En zengin ülkelerden en fakir ülkelere kadar bu sorun yaşanıyor. Oysa daha akıllıca ve şeffaf bir ihale sistemi ile bu sorun çözülebilirdi. Peki, kolay çözüm yolları varken bu yollar neden uygulanmıyor? Ve birbirine benzeyen ihale sistemleri neden tüm dünyada hala geçerliliğini koruyor? Nedeni çok basit; çünkü bu sistemi değiştirmek istemiyorlar.

    KLASİK İHALE YÖNTEMİNDEKİ SORUNLAR

    Mevcut sistemdeki yanlışlar neler? (Tüm ülkelerde genel olarak ortak görülen sorunlar)

    1. Kurum ihaleye katılacak şirketleri, ihaleye özel davet ediyor ve bir nevi kimi zengin edeceğini kendisi seçiyor.
    2. Kurum davet etmese bile ihaleye katılmaya çalışan olursa, en düşük teklifi bile verse kurum ihaleyi dilediğine verebiliyor. En düşük teklifi veren daha yetkin ve deneyimli bir şirket olsa bile ihaleyi alamayabiliyor.
    3. Her kuruma sorgusuz sualsiz yaklaşık 100.000 TL’lik ürün ve hizmet alımlarında serbestlik verilmiş. Yani kurum yüzlerce ürünü ya da hizmeti 100 bin TL’lik parçalara bölerek, kendi seçtiği şirketlerden ihale bile düzenlemeden doğrudan milyonlarca liralık alım yapabiliyor.
    4. Hakkıyla ve şartları zorlayarak, hatta dava açarak ihaleyi alan bir şirket, hak ediş günü geldiğinde yaptığı işte bahaneler bulunarak ya da iş yokuşa sürülerek iflas ettirilebiliyor.  Ya da rüşvet ödemeye mecbur bırakılabiliyor.

    Elbette yukarıda sayılan örnekleri hiç yaşamamış şirketler de vardır. Ülkeden ülkeye hatta dönemden döneme değişen oranlarda bu sorunlar mutlaka yaşanmaktadır. Beni tanıyanlar bilirler; ben çalışmalarımı sadece bir ülke için değil tüm insanlık için yapıyorum ve insanlığın ortak sorunlarına eğilmeye çalışıyorum. Yarası olmayanlar umarım üzerlerine alınmazlar. Peki, ideal ihale sistemi nasıl olmalı?

    İDEAL İHALE SİSTEMİ

    1. İhaleler herkese açık şekilde internet üzerinden düzenlenmelidir.
    2. Maliye bakanlığı ihalenin konusunda faaliyet gösteren tüm şirketlere toplu mail göndererek ihaleden haberdar etmeli ve basın yoluyla reklamını yapmalıdır. Böylece yeterli rekabet ortamı oluşturulmalıdır.
    3. İhaleye katılmak için yeterli deneyim, çalışan sayısı, iş hacmi vb. yeterlilik kriterlerini karşılayan şirketlerden en düşük teklif veren ihaleyi otomatik olarak almalıdır.
    4. İhale koşullarının ve iş bitiminin denetlenmesi özel sektör, STÖ’ler ve devlet yetkililerinden oluşan karma bağımsız bir kurul yardımıyla gerçekleşmelidir.
    5. Doğrudan alım sistemine hem yıllık bazda, hem de tutar bazında çok düşük limitler konmalıdır. Örneğin 5000 TL.

    Bu şekilde saygıdeğer devlet liderlerinin gözetimi ve bilgisi dâhilinde olmayan ve alt kademelerde yaşanan yolsuzlukların tümünün önüne geçilebilir.

    Devlet lideri seçiminde de, Allah’ın kendisine mucizelerle destek olduğu ve makul düzeyde bir yaşamı şiar edinmiş kimselerin seçilmesi gerekmektedir. İnsanların neredeyse tümü bencildir ve kusurludur. Ancak kendini Allah’a adamış ve Allah tarafından açıkça ilim, hikmet ve mucize ile desteklenen kişinin dürüstlük konusunda başarılı olması umulur. Ancak insanoğlu cehaletinden ötürü en çok kimi TV’de ve güçlü görüyorsa ona oy verir.  Ekonomik gücü yüksek olan devletler halkın bu zaafını kullanarak toplumları ve seçimleri diledikleri şekilde önemsedikleri tüm ülkelerde etkiler. Böylece dünyayı gizlice, perde arkasından yönetirler ve bu nedenle ihale sistemi de, Allah insanı gelene dek değişmez.

     

     

  • DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK; “KUTSAL KİTAPLARA UYGUN” YENİ ADALET SİSTEMİ PROJESİ

    Kutsal kitaplardan yasalarla “Muhteşem Dünya” projesinde bugün mevcut adalet ve hapishane sistemini inceleyeceğiz.

    Türk Adalet bakanlığının sunduğu raporlara göre 2020 yılı itibariyle Türkiye’de yaklaşık 250 bin kişi hapiste yatmaktadır ve yaklaşık 100 bin personel hapishanelerde görev yapmaktadır. Amerika’da ise 3 milyona yakın kişi hapis ya da tutuklu durumdadır.

    Kapasitesinin çok üstünde dolu ve dolayısı ile insani koşulların altında olan bu hapishanelerin yıllık maddi yükü Türkiye gibi ekonomisi zor durumda olan bir ülkeye bile yıllık 10 Milyar Lira’dan fazladır. İş gücü ve üretim kaybı ise bunun çok daha üzerindedir. Yani ortalama her Türk ailesi başına; suç işleyen pek çoğu hırsız, tecavüzcü ya da katil olan insanların sözde hapiste beslenmesi için yıllık 5000 TL fazla para çıkmaktadır. Peki, ödenen onca paraya ve büyük fedakârlığımıza rağmen hapishaneler suçu önlemede etkili mi?

    Hapishaneler maalesef pek çok suçlu için ıslah ve eğitim yeri olmaktan ziyade, karşılaştıkları yetenekli yeni suç ortakları ile örgütlenme yuvası gibi çalışmaktadır. Hapisten çıkan suçluların, büyük bir oranda yeniden suç işlemeleri, hapishanelerin suçu engelleyemediğini kanıtlamaktadır. Hapiste bir araya getirilen ve eğitilmeyen suçluların arkadaşlıklarından, hapisten çıkınca kendiliğinden okul veya cami yapıp Allah insanı olacak şekilde organize olacaklarını düşünmek gerçekçi değildir. Bu kişiler orada yeni ekip arkadaşları bulmakta, kendilerini suçun incelikleri konusunda meslektaşları ile bir araya gelerek geliştirmektedirler. Elbette pişman olan ve yeni bir hayata başlayan ya da yanlışlıkla hapse girenleri tenzih ediyoruz.

    İşin diğer farklı bir yönü de, kazara gerçekleşen bir olay ile ya da hafif suçla, ya da düşünce suçu ile hapiste yatan ama kaldığı süre boyunca diğer hükümlülerin yaptığı ağır işkenceye, kimi eş cinsel tecavüze, kimi de ağır travmaya maruz kalan azımsanamayacak sayıda insanların da var olmasıdır. Bu durumda hapishaneler tüm dünyada dengesiz bir cezanın merkezi olarak insanlığın yüz karasına dönüşmektedir. Unutmamalıyız ki bir gün hepimiz haklı ya da haksız olarak hapishane hayatı ile yüzleşebiliriz.

    Peki, nedir adaletin tesisi için en etkili ve mantıklı aynı zamanda insani yöntem? Özetle ifade etmek gerekirse;

    Suç işlemiş olanlar mutlaka suçunun büyüklüğüne göre değişen çalışma sureleri ve zor işlerde devlet ve halk için çalışmalıdır. Hapistekiler suçunun ağırlığına göre değişen sürelerde hapishane içinde ya da kapalı madenlerde ve fabrikalarda özel kelepçelerle çalıştırılabilirler. Hafif suç işlemiş olanların ise tazminat ve hapishane dışındaki üretim alanlarında akşamları ve hafta sonları çalışması gibi çözümlerle üretime katkı sağlanmalıdır. Sağlıklı olduğu halde çalışmak istemeyen müebbet almış mahkûmlar; örneğin insan öldürmüş kişiler; suçuna göre insanlığa faydalı tıbbi deneylerde denek olarak kullanılabilir. Böylece insanlıktan aldığı yaşam karşılığında, başka insanlara yaşam verebilirler. Onları hapsetmek ya da idam etmek yapabileceğimiz en hatalı şeydir. Onları topluma faydalı ve eğitilmiş insanlar haline getirmeliyiz.

    Devlet mahkûmların ürettiklerinden elde ettiği geliri suçtan mağdur olanlara ödemelidir. Çünkü biri gelse ve size fiziksel zarar verse ve üzerinde bir mal varlığı yoksa tazminat alamazsınız. Hapse girse de bunun size hiç bir faydası olmaz.

    Hapse girenin de, bakıma muhtaç çalışamaz durumda bir ailesi varsa suçlunun devletçe hapsedilmesi ve çalıştırılması karşılığında ailesinin yaşamsal düzeydeki minimum kira ve yiyecek teminini karşılamalıdır. Çünkü adalet mekanizmasının ve cezalandırma sisteminin yavaş çalışması suç işlemeyen başka masum insanları olumsuz etkilemiştir.

    Kuran-ı Kerim’de insanları suçlarından ötürü hapiste beslemek gibi bir çözüm asla önerilmemiştir. Bunun yerine suçun büyüklüğüne denk, hızla gerçekleşen bir ceza ya da tazminat önerilir. Bu cezanın, gerçekleşen yıkımı tamir edecek hikmetli bir ceza olması istenir. Bu ceza hapis olamaz. Çünkü hapiste suçluları beslemekten daha saçma bir ceza yöntemi yoktur.

    Diğer bir husus da,  hapis cezasının yalnız çekilmesi ve süre boyunca kişisel eğitime ve ahlaki gelişime yönelik eğitimlere tabi tutulmasının gerekliliğidir. Bunun için manevi destek ve bilinçlendirme ile yeni bir eğitim sürecinden geçirilmeleri gerekir. Suçu neden işlediğini uzmanlar tespit etmeli ve buna iten nedenler yok edilmelidir. Unutmayalım ki; insanları suça iten biraz da şartları ve çevresel eğilimleridir. Onları toplumdan yalıttıktan sonra kaderlerine terk edemeyiz. Eğitmeli ve topluma yeniden kazandırmalı, bu süreçte ise halka faydalı olmalarını sağlamalıyız. Üretmek ve kutsal yasalarla eğitilmek onları aynı zamanda arındıracaktır.

    Devlet yetkililerini köklü değişim gerektiren, yenilikçi ve modern projeler için desteklemeli ve cesaretlendirmeliyiz. Bunun için bu projenin kamuoyunda yayılması ve ses getirmesi gereklidir. Ben bunun için bu videoya ücretli reklam verip milyonlarca insanı haberdar etmeye çalışıyorum. Umarım siz de en azından paylaşırsınız. Hapishanelerin ve suçun olmadığı güzel bir dünya için, sevgiyle kalın.

  • APAÇIK ŞEKİLDE KAFİR OLAN TÜM İNSANLIK (AYET: HEPİNİZ CEHENNEME GİRECEKSİNİZ!)

    Bu tepki çeken başlıktaki söz nedeniyle okuyanlar irkildi, benim sözüm zannedip kınadılar. Oysa bu söz Allah’ındır.

    “Sizden oraya (cehenneme) varmayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür.” (Kuran 19.71)

    “Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık…” (7.179)

    Cehennem’den esenlik içinde kurtulacak insan oranı Hz. Muhammed’in sözüne göre, siyah bir öküz üzerindeki tek beyaz kıl kadardır. Yani 7 milyarda 700 kişi cennetlik belki ya vardır ya yoktur günümüzde. Çünkü ayet şöyle der; “İşte Allah’a yakın olanlar, bunlardır. Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden” (Vakia 11-15).  Şimdi bu durumun nasıl bu hale geldiğini insanların neredeyse tümünün nasıl kafir olduğunu bizzat göreceksiniz. Hz Muhammed’in as.’ın  “Bir zaman gelecek, insanlar camileri doldurur, içlerinde tek mümin yoktur.” anlamındaki hadisinin rivayetine, Hakim en-Nisaburi, “Senedi sahih” demiştir.

    Son kutsal kitap Kuran’a inanmayan, araştırmadığı ve kesin delillere sahip olmadığı halde Hz. Muhammed’e (as.), Kuran’a, onu ve mucizelerini indiren Allah’a “yalancı” diyen herkesin zalimliğinden ötürü küfre düştüğü ve ebedi cehennemlik olduğu açıktır. Kuran’ın bir ayetini bile inkar kişiyi “kafir” ve “ebedi cehennemlik” tanımının içine sokar. Peki Kuran’a ve vicdana göre kişiyi kafir ve ebedi cehennemlik yapan eylemler nedir? Tüm insanlık neredeyse istisnasız nasıl bunu yapmış? Birlikte analiz edelim ve korkuyla titreyelim. İnsanları uyaralım. Çünkü incelediğimizde görüyoruz ki; şu an yeryüzünde cennete girebilecek insan sayısı belki 40 kişi yoktur. Nasıl mı?

     

    KURAN’A İMAN ETMEK FARZ, (OKUMADIĞI HALDE) İNANMADIĞI HALDE “İNANDIM” DEMEK KAFİRLİKTİR!

    Soruyorum size, insanın baştan sona dikkatli ve analiz ederek okumadığı bir metne “inandım” diyebilmesi mümkün müdür? Bilmiyor ki içindekileri inansın. Bir örnekle “müslümanım” diyen insanların bile  %99’unun nasıl küfre düştüğünü anlatayım. Mesela şehrinizdeki kütüphanede “RABBİN SON SIRRI” isimli bir kitap olsa. Size sorsalar “bu kitaba iman ettin mi? Yani inanıyor musun?” diye. Siz de “evet” deseniz. Herkes güler. Çünkü insanların çoğu bu kitabı hiç okumamış yada bir kaç sayfasını ancak aktarabilecek konumdadır. Ya da sağdan soldan duyduğu bir kaç cümle vardır kitaptan. Ama aslında kitaba değil tv’de denk geldiği insanlara iman etmiştir; kitabın kendisine değil.

    İnsanları yoldan çevirip Kuran’daki ayetlerden bazılarını okuyun ve bunlar “Satanistlerin kitabında yazıyor” deyin. Kuran’da ne yazdığını bilmedikleri için hemen “Aaa… bu nasıl kötü zalim bir kitapmış” derler. Onlar ne okumuş ne de anlamıştır Kuran’ı. Ama okumadıkları, bilmedikleri cümlelere “inandım” derler. Onlar sadece Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar. Peki bunu neden yapıyorlar? Sadece kendilerini güvende tutmak ve vicdanlarını rahatlatmak için.

    Zaten Kuran’ın umurlarında bile olmadığı açık değil midir? Bir öğretmen, bir doktor, bir mühendis yada hatta bir işçi olmak için bile çocukluk yıllarından başlayarak yüzlerce sınavdan geçiriliyor insanlar. Ve bu sırada yüzlerce kitabı okumak hatta ezberlemek zorunda kalıyorlar. Pahalı dershanelere ve özel öğretmenlere gidiyor, kitabı anlamak için arkadaşlarından ve akrabalarından yardım dileniyor, hatta sabahlara kadar çalışıyorlar. Ne için? “Biraz daha çok maaş almak yada “az daha iyi bir not ile geçebildim” diyebilmek için. Peki bu sahtekar ve münafıklar ordusu, Allah’ın inanmayı ve okumayı farz kıldığı, “her gün mutlaka okuyun” dediği, “inanmayan onu yaşamayan, ondaki kanunlara aykırı hareket eden ebedi olarak işkence görür, uyan da ebedi cennet hayatı yaşar” dediği, Kuran’ı baştan sona bu şekilde sora sora, düşüne düşüne, araya araya kim okuyor? Cami hocaları bile Kuran’ın Türkçesini bir kez baştan sona ya okumamış yada okumuş unutmuş. Bir ayet soruyorsun “bu Kuran’da var mı?” diyor.

    Bu durumda Kuran’a “yalan” diyen dünyanın %70’i, ve “Kuran harika ve hepsine inandım” diyen ama çok az okumuş olan geriye kalanların %99’u, küffar sınıfında yer almış oluyor. Zaten eylemleri ve Kuran’ı okumaya önem vermeyişleri ile cennet ve cehenneme inanmadıklarını da ispat etmiş bulunmaktalar. Polisten korkan istese bile suç işlemez değil mi? Ama Allah’ın yasaklarını her gün binlerce kez çiğneyenler, Allah’tan, polisten yada bir kaç kişinin kınamasından korktuğu kadar korkmamaktadırlar.

    Zaten İslam ülkesinde doğanların neredeyse tamamının Müslüman olması, batıda doğanların hemen hepsinin Hristiyan olması insanların din seçmediğini, sadece gelenek olarak çevresine uyuverdiğini kanıtlamaktadır. Gelenekle başlayan sahiplenme ve çevre baskısından kaçış, düşünmenin ve araştırmanın zorluğu insanları içlerinde bulunduğu toplumun dinine bağlamaktadır. Aslında insanlar doğruyu değil, rahatı ve huzuru ararlar; yanlış ve zalimce olsa bile.

     

    KURAN’IN “TASDİK ETTİM” DEDİĞİ TEVRAT VE İNCİL’E  İMAN FARZ İSE; ONLARI DA OKUMADAN “İNANDIM” DEMEK ALAY ETMEK DEĞİL MİDİR?

    Bir kişi gelse, size dese ki; “bu yeni gördüğün kitaplara iman et, içinde yazan her şeye inan!” Sen de “tamam inanırım” desen ve onları alıp atsan, o kişiye hakaret değil midir? Allah Kuran’da pek çok yerde defalarca evvelki kitapları tasdik ettiğini bildirmiştir. İman ile mükellefiz. Ama okumadan “iman ettim” demek kolaycılıktır, yalancılıktır. İnanmanın içinde bilmek vardır. Aniden biri size sorsa; “inandın mı”? diye, siz “Neye?” diye sorarsınız değil mi? Çünkü neye inanacağınızı bilmiyorsanız inanabilir misiniz? Hayır, ama siz neye inanacağınızı bilmeden “inandım” derseniz, o zaman ya şaka yapmış gibi görünürsünüz yada ciddiye almadığınız için başınızdan savmış sahtekar bir insan gibi olursunuz.

    Allah’ın bize “onları tasdik ettim, onlar da bendendir, onlara da iman edin” demesi, onları da okumakla bizi mükellef kılmaz mı? Hayatımız boyunca yüzlerce kitap okuduk, ama bir İncil’i, bir Tevrat’ı okumadıysak, nasıl açıklarız Allah’a seni her şeyden önemli gördük, yüce gördük diye? Sahtekarlıkların ortaya çıkacağı gün yakındır.

    Her aklı başında insan kabul eder ki, bir kişi uzaktaki dünyanın ve evrenin Kralı olan babasından gelen mektubu dikkatlice okur.  Okuduğu mektupta “evvelce benim adımla gelen Tevrat ve İncil mektubu da benimdir, onlara da inan” derse. Sizin zaten okumuş olduğunuzu yada okuyacağınızı umarak dediği açıktır. Babasına değer veren her insan onun gönderdiği mektupları kesinlikle okur. Hatta kesin olmasa, babasının yazmış olduğu yada bir kaç cümle eklemiş olduğu mektupları bile onun hakkında bilgi edinme ve onun sevgisini kazanabilme umuduyla okuyacaktır. Bir kişi sevdiğinin gönderdiği mektupları da tekrar tekrar okur. Allah’ın mektupları nefsani ve şehvet dolu bir aşktan doğan mektuplardan daha mı küçüktür?

    Bazıları “Tevrat ve İncil tahrif edilmiştir, biz ne okuruz ne de onlara iman ederiz” derler. Öyle olsa Allah; “O kitaplara iman etmeyin, çünkü o kitapları ben göndermedim, benim gönderdiklerimin tümü kayboldu ve geriye hiç bir şey kalmadı, sakın Tevrat ve İncil’e inanmayın, tasdik etmiyorum, uzak durun” diye ayetler olması gerekmez miydi? Tam tersine Allah, Hz Muhammed zamanındaki Yahudileri azarlamaktadır.

    Maide 43: “Nasıl oluyor da (Yahudiler) içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat, yanlarındayken senin hükmüne baş vuruyorlar, sonra da gene bu hükümden yüz çeviriyorlar? Onlar, zaten inanmamışlardır.”

    Hz. Muhammed zamanındaki ve hatta daha eski zamanlardaki Tevrat nüshaları bugün hala müzelerdedir. Yani Kuran’da anlatılan Tevrat ile günümüzdeki aynıdır. Dolayısı ile Allah Yahudileri “Tevrat’taki açık hükümlere uymayı emretmiştir”. Bozulmuş olsaydı “ona uyun” der miydi hiç?

    Kuran’da; Hz. Peygamber’e, kendisine anlatılan olaylardan şüphe ederse, Tevrat’ı okuyanlara sorması tavsiye edilmektedir. “Tevrat’ı getirip okuyun” diyerek Yahudilere meydan okuyan Kurân ayeti de, bir bakıma, o dönemde mevcut Tevrat’taki bir hükmü tasdik etmiş olmaktadır. Hıristiyanların İncil’e uymaları Kur’an’ın emirleri arasında yer almaktadır.

    Kur’ân’ın ifadesine göre, Tevrat’ta Yahudilere cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas emredilmiştir. Kur’ân’ın Tevrat’ta bulunduğunu söylediği bu buyruk bugünkü Tevrat’ta vardır. Keza, Enbiyâ sûresinde (21/105) belirtildiğine göre, Zebûr’da şöyle yazılmıştır: “Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır”. Mevcut Kutsal Kitap’ta 37. Mezmur’un 29. cümlesinde bu ifadeyi görmek mümkündür. Zaten Kuran’da anlatılan olayların çoğu daha geniş ve detaylı şekilde Tevrat’ta ve İncil’de anlatılmaktadır. Kur’an onların üzerinden tasdik amaçlı kısaca geçmiştir.

    Kuran’da kitap ehlinin tahrifatı; “kitaptan bazı bölümleri halktan gizlemek, dilleri eğip bükerek yazılı metnin manasını tahrif etmek, bazı kelimeleri gerçek anlamından saptırarak farklı bir kelime gibi okumak” gibi ifade edilmiştir. Gizlenen bu kitapları Allah daha sonra ortaya çıkarmıştır. (İdris peygamberin kitabı ve Süleyman peygamberin kitabı gibi…). Kuran’da kendi elleriyle yazıp “bu Allah’tandır” diyenler de eleştirilmiştir. Ama bunların yazdığının Yahudilerin ellerinde olan Tevrat olmadığı açıktır. Çünkü o devirlerde şimdide olduğu gibi pek çok kişi özellikle yeni İnciller yazıyor ve “bu bana vahiyle geldi” diyordu. Yani bunu antik eser olarak değil de kendini peygamber ilan etmek suretiyle yazdığı kitabın Allah’tan geldiğini söylüyorlardı. Bu kitaplar ise Hz. Muhammed’den 1000 yıl önce toplanmış Tevrat ve 600 yıl önce yazılmış İncil ile ilgili değildi.

    Dolayısı ile “inandım” diyebilmek için, içindekini bilmek şarttır. Ben bir işçime bir “iş kuralları listesi” yollasam, “Bunu iyice anla, önceki gönderdiklerimle birlikte iman et, oku ve inanıp uygula” desem, o da okumadan altına imza atıp eğlencesine devam etse, ona mutlaka hesap sorarım. O, kendini şöyle savunur; “Sana o kadar güvendim ki ve onu getirenlere, senden olduğuna daha okumadan inandım”. İşte bu düzeni bozucu, işe zarar veren sahtekarca bir cevaptır. İş verenin kural listeleri yollamaktan amacı işçinin iyice okuyup uygulamasıdır ve bunun için de, iman etmesi gerekir. Yani iman okuduktan sonra başlayabilir. “İman edin” demek, “okuyun ve kabul edin” demektir. Tekrara gerek yok umarım anlaşılmıştır.

    Konuyla ilgili detaylı bilgi isteyenlerin diyanetin hazırladığı makaleye göz atmaları önerilir. Objektif yazmaya çalışmışlar. https://islamansiklopedisi.org.tr/tahrif–kitap

     

    FAİZ YİYENLER VE MECBUR KALMADIKÇA FAİZ YEDİREREK FAİZ SİSTEMİNİ DEVAM ETTİRENLER EBEDİ CEHENNEMLİK İLAN EDİLMİŞTİR

    Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte kısaca faizin kötülüğünden bahsedelim ki” neden ebedi cehennemlik yapar bu küçük suç?” denmesin. Allah geleceği görmüş ve daima kendi düşmanlarının dünyadaki faiz ve banka sistemlerinin gizli sahipleri olduğunu görmüştür. Devletin iş yapanlara ve ihtiyaç sahiplerine faizsiz (altın yada benzeri değerlere eşitlenmiş) şekilde borç vermesi gerekir. Devlet bu görevini yerine getirmediği için zaten zengin olan sermaye sahipleri herhangi bir üretim yapmadan hızla piyasadaki tüm zenginliği kendilerine toplamakta ve halkı fakirleştirmektedirler. Eğer bankalar fes edilse ve devletleştirilse, bankaların elde ettiği geliri devlet halk adına elde etmiş olsa, birden tüm halkın gelirinde çok büyük bir artış olurdu. Fakirlik azalırdı. Ama bu olağanüstü kârlar, belli örgütlerin ellerinden toplanır ve bu kişiler daima Allah’ın düşmanı olmuş kişiler olarak olması kaderlerinde yazılıdır.

    • Bakara Suresi, 275. ayet:Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: “Alım-satım da ancak faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”
    • Bakara Suresi, 279. ayet:Şayet böyle yapmazsanız (faiz sistemini terk etmezseniz), Allah’a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.”

    Allah’ın düşmanı ilan ettiği kurumlarla ve o kurumlara hizmet edenlerle çalışmak, kişiyi Allah’ın düşmanlarının ortakları ve destekçileri haline getirir. Eğer kişi hayati düzeyde mecbur değilse yapmamalıdır. Ben kredi kartı kullanıyorum, yoksa iş yapamıyorum. Ama kazancımı arttırarak Allah’ın düşmanları ile etkili şekilde savaşmaya gayret ediyorum. yani onlara 3 kuruş verip 3000 kat zarar veriyorum. Bu da mecburiyetten yapılmış stratejik bir adımdır. Müslümanlar da, ancak mallarını Allah yolunda harcayanlar değillerse ufak tefek sayılan bu şekildeki kusurları ve iş ortaklıkları hoş görülmeyecektir. Bankalarla hayati önemi olmaksızın yada Allah yolunda düşmanları ile savaşa büyük maddi imkan için yapılan ticaret dışında çalışan herkes ebedi cehennemlik olma durumuna düşmüştür.

    Bankada çalışan da, çaycı olan da, ona ekmek götüren de, parasını orda faizsiz bile olsa tutan da kutsal kitaba göre onların yardımcısı, güçlendiricisi, kölesi sayılır ve onlardan ayrı tutulmaz. Hatta onlar büyük dünyevi menfaat için ahiretlerini sattıkları halde, diğerleri küçük bir fark için ahiretlerini sattıklarından onlar daha büyük kınanırlar. Eğer parasının evinde çalınmasından korkan varsa; devlet bankasının kasasına koysun. Bundan da korkan varsa, son çare olarak devlet bankasına faizsiz yada altın hesabı ile yatırsın. Bu şekilde faiz sistemine hizmet için kullananların eline bile geçse kazanılan para halka dönecektir. Ama bu son çaredir ve bu konuda bir garanti yoktur. Şahsım bankada para tutmamaya özen göstermektedir. Tutacağı zaman da az miktarda ve devlet bankasını kullanmaktadır.

    “İslami banka” diye bir şey söz konusu olamaz. Bu bir kandırmacadır. Zaten bu kurumların sahtekarlığını daima faize yakın kar payı vermesinden ve hiç zarar etmemesinden, borcunuzu ödeyemediğinizde katlanmış şekilde aynı banka gibi sizden daha fazla bedel istemesinden anlayabilirsiniz…

    Bir ev hanımı bile olsanız, bunlardan anlamayıp babanızın yada evinizdekilerin bankalarla çalıştığını biliyorsanız, siz de sorumlusunuz. Böyle bir hanımın Allah düşmanları ile aynı evde olması uygun değildir. Allah kendisine düşman olanlarla dostluğu yasaklamıştır. Kuran okumayanlara bunları anlatmak zordur.

     

    MEHDİ’Yİ ARAMAYAN VE DELİLLERİNE İMAN ETMEYEN KAFİR OLMUŞTUR

    Dünyadaki neredeyse tüm dinler; kıyamete yakın bir zamanda Allah’ın seçtiği bir görevlinin yeryüzüne gönderileceğini kutsal kitaplarında yazmışlardır. Kuran’da bu konu açıkça dile getirilir ama yorumları ve kelimelerin anlamları bozularak bu gerçek gizlenir. Bunu “Kuran’da Mehdi” isimli makalemden okuyabilir ve delillerini görebilirsiniz.

    Madem Kur’an dahil tüm kutsal kitaplar ve yüzlerce hadis; bu kişiyi bildirmiştir, o zaman onu aramak, delillerini bulunca da ona iman etmek farzdır. Seçilmiş ve Allah yolundaki işlerinde kendisine yardım edilmesi gereken bir lider geleceği açıkça tüm dinlerde bildirilmiştir. Böyle bir konuda “Mehdi yok, uydurma” demek, “Mehdi gelirse gelsin bana ne?” demek, işaretleri mucizevi şekilde uyan ve mucize gösteren bir kişiye “Mehdi sen değilsin sahtekar yada hastasın” demek, kişiyi kafir yapar.

    Bu yazının konusu olmadığından kutsal metinlerde onun işaretleri bahsine girmeyeceğim. Ama bunları araştırmak, okumak ve onu aramak en büyük ibadetlerden biridir. Neden? Çünkü onun gelişi ve galibiyeti tüm dünyaya Allah’ın dinini, cennet kanunlarını, masum ve ezilmişlerin kurtuluşunu, kötülüğün bitişini, mutluluğun hakimiyetini sağlayacaksa; ona destek vermek hayırların en büyüğüdür. Onu aramak arayışların en büyüğüdür. Hizmettir, hizmetlerin en büyüğüdür. Ancak insanlar artık her çıkana, araştırmadan alay ve hakaretle yaklaşmakta. “Al bir deli daha çıkmış” diye kötü söz söylemektedir. Ya o hakiki olan kişi bu sefer ona denk geldiyse? Hz İsa’ya bakanlar şöyle diyordu; “Şu obur ve ayyaş adam mı mesih seçilmiş? (incil)” Hz Muhammed’e bakan Ebu cehil “bu çirkin adam mı, peygamber seçildi?”. Hz Musa’ya bakanlar “Bu katil olmuş ve konuşması düzgün olmayan adam mı peygamber?” dediler. O nedenle kutsal kitapları iyi bilin ve bir insanın Mehdi olup olmadığını bir sarraf gibi anlamanın bilgisini edinin. Onun işaretleri ve göstereceği mucizeleri kutsal kitaplarda yazılmıştır.

    Bazıları da Hz Muhammed’in ömrünün sonunda erişeceği Arabistan’a hakim olup ardından binlerce kişilik ordusunun olacağı ile ilgili evvelden bildirilmiş olan kutsal yazıyı ona hatırlatıp dediler ki; “Sen kafirsin, yalancısın, onun büyük ordusu ve hakimiyeti olacak, sense fakirsin ve yalnızsın, sana kölelerden başkası inanmıyor”. Allah ona vadettiğini bir şekilde gelecekte verecekti. Ama bunu söyleyen insanlar o günleri görmeden öldüler yada kafir olup savaştılar, Müslümanları öldürdüler. Doğuştan gelen kanıtlarına ve diğer mucizelerine aldırış etmediler. Zamana dayalı ortaya çıkacak olan işaretlerine odaklandılar. Çünkü onlar akıllıca düşünemeyen, iman etmek istemeyen zalim kimselerdi. Ayıp aramak ve her şeyi kötülemek onların genel ruh haliydi. Allah da onlara hidayet vermek istemedi.

     

    KURAN’DA AÇIK HÜKÜMLER VARKEN, BİR ALİMİN YADA BİR HADİS RİVAYETÇİSİNİN YADA BİR DİN ADAMININ SÖZÜNÜ YEĞLEMEK

    Kur’an kendini şöyle tanımlar; “Apaçık, anlaşılır bir kitaptır.  İçinde eksik hiç bir şey yoktur. Her şeyden yeterince bahsedilmiştir. Onu bırakıp, yetersiz görüp başka sözler aramak küfürdür, derin düşünenler için gittikçe artan şekilde çok bilgi verir”.

    Bu ayetlere rağmen, filanca kişi şöyle rivayet etmiş, Kuran’da aksi yazsa da ben buna inanırım demek büyük küfürdür. Hiç kimse Hz Muhammed’in ağzından o sözlerin çıktığını doğrudan duymadı. Ondan ona aktarılmış sözlerle, Kur’an kıyaslanamaz. Maalesef pek çok konuda Kuran’daki açık hükümler bırakılıp kim olduğunu bilmediğimiz kişilerin rivayetlerine güveniyoruz. Eğer Kuran ayetlerinde aksi yazıyorsa bunlara itibar edilmez. Ama Kuran’daki hükümleri destekleyen rivayetlerse ve hatta bir mucizeyi ortaya çıkarıyorlarsa o zaman onların Hz Muhammed as dan geldiğine emin oluruz.

    Günümüzde en büyük alim denen kişilerin bile yaptığı hatalar; “Kur’an der ki; elbiseyi avretlerinizi örtmeniz için indirdik, kadınlar örtülerini göğüslerinin üzerine vurup kapatsın”. Ama sözde alimler derler ki; Kadın avretini değil tüm vücudunu kapatmalıdır. Erkek görürse canı çeker. Ya Kadın? Kadın görürse istemez mi? Hem akla, hem vicdana aykırı görüşleri rivayetlerle süsleyerek Kur’an ile yarıştırırlar.

    Bununla birlikte Hanefilikte ve diğer mezheplerde de olan, namaz kılmayanın hapsedilmesi, dövülmesi ve öldürülmesi hükümleri, zina edenin taşlanması hükmü, Kur’an bırakılıp rivayetlerin yanlış yorumlanması ile elde edilmiş küfre giren saçmalıklardır. Sorunca yüzlerce hadis bilen insanların yüzlerce ayeti ezbere bilmemesi anlaşılır durum değildir. Kişi hem Kuran okumalı hem de Kuran’ı iyi anlamasını sağlayan başka kitaplar da okumalıdır.

     

    İLAHİ KANUNLARIN GELMESİ VE UYGULANMASI İÇİN SAMİMİYETLE ÇABA HARCAMAYAN LİDERLERE OY VERMEK YADA DESTEKLEMEK

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”(Kuran 5:44)

    Başlıktaki durum insanı kafir yaptığı gibi, ilahın kanunları gelsin diye çaba harcayanları desteklememek de insanı büyük günahkar durumuna düşürür. Eğer baştaki yöneticiler Müslümansa, toplum kafir bile olsa Allah’ın kanunlarını uygulamalı ve topluma bu kanunların herkes için en güzel kanunlar olduğunu, herkesin bu kanunlardan istifade edeceğini anlatmalı ve Allah’ın kanunlarını sürekli layık olduğu şekilde övmelidir.  Bir devlet adamından beklenen şeyler şunlardır;

    1- Ancak ilahi kanunlar, insanlığı ve toplumu kurtarabileceği için; ilahi kanunların en iyi şekilde anlaşılmasını, araştırılmasını ve tespit edilmesini sağlayacak komisyonlar kurmak. Komisyonlara sınav ile adil şekilde en alim insanları toplamak. Sadece Kuran’ı bilen değil aynı zamanda uzmanlık alanı olan kişilerin en iyilerini seçmek.

    2- Bu komisyonca netleştirilen ilahi kanunların topluma hatta dünyaya benimsetilmesi için savaşlara ayrılan bütçelerden bile büyük bir bütçe ile halka tanıtım ve sevdirme çalışması yapılmalıdır. Çünkü bu kanunlar, savaşları bitirip dünyayı cennete çevirebilir.

    3- Yani Kuran’ın ve kanunlarının, mucizelerinin dünyaya ve topluma yayılması için azami çaba göstermeyen bir lider, Allah’a hakkını yerini getirmiş olmaz. Maalesef Hz Muhammed’den bu yana tebliğ ve dünyaya hakkın ilanı aşkında olan bir lider gelmedi, görünmedi.

    Kuran; Allah’ın kanunları yerine kendi akıllarınca kanun yapan liderleri “Tagut”, onlara tabi olan halkları da “Tagut’a tapanlar” olarak niteler. Yönetim sisteminin adının ne olduğu önemli değildir. Cumhuriyet, Krallık… Önemli olan kanunların hangi esaslar temel alınarak yazıldığı ve uygulandığıdır. Bu nedenle yönetim sistemini yada yöneticileri değil, kanunları değiştirmeliyiz. Liderler de Allah’ın kanunlarını reddediyor yada anlaşılması için yeterli çaba göstermiyorlarsa o zaman onların da yerlerine başkalarının seçilmesi için çaba gösterilmelidir.

    “Ve böylece, her şehirde oranın günahkârlarını, ileri gelenler kıldık ki, orada tuzak kursunlar! Halbuki ancak kendilerine tuzak kurarlar da farkına varmazlar.” Kur’an; Enam 123

    Bazıları “oy vermek küfürdür” diyorlar. Hayır, doğru kişilere oy verilmeli ve onların galibiyeti için canla, malla her şekilde çaba harcanmalıdır. Zamanın önemli bir cihadı da budur.

    ALTINI GÜMÜŞÜ (PARAYI ) BİRİKTİRMEK

    Bu bölümde insanı kafir etmeyen ancak cehennemde yanmasına vesile olan en büyük etkenlerden birine son olarak değineceğim. Parayı, altını, gümüşü ve fazla serveti yığmak… Başka büyük günahlarla birleşince kişiyi cehennemde çok uzun süreler tutabilir. 1 dakikasına katlanamadığımız bir acının, yüz bin yıl olması sizi rahatlatır mı? Sonsuz kalmayacak bile olsanız 10 dakikası yetmez mi? Ve Allah neden malın biriktirilmesinden tiksinir? Size bunu anlatacağım.

    “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

    O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı”! Denilecek.” Tevbe:34-35

    Altın ve gümüşü biriktirmek sadece hahamlara ve din adına para toplayanlara değil, her insana yasaklanmıştır. Ama onların biriktirmesi daha da çirkindir.

    “Arkadan çekiştiren ve yüzüne karşı alay edenlerin vay haline! Ki o, mal biriktirip tekrar tekrar sayar. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır, andolsun ki o, kırıp geçiren cehenneme atılacaktır! Kırıp geçiren cehennemin ne olduğunu sen bilir misin?” (104/1-5)

    Müminlerin Emiri İmam Ali’den rivayete edildiğine göre, vergisi ödensin veya ödenmesin, dört bin dirhemden fazla biriktirmek, ‘hazine yığmak’ yasağı kapsamına girer. Bu miktardan az biriktirme ise harcama olarak değerlendirilir.

    “Ayyaşi” İmam Bakır’ın bu ayet ile ilgili bir soruya verdiği cevapta, hazine yığmanın iki bin dirhemden fazla biriktirme anlamına geldiğini nakleder. Ölçüdeki farklılık, hayat şartlarındaki ve kamu ekonomisindeki değişimden doğmuştur. Gerçekten, geçim için gerekli olana her şey, harcama niteliğinde olup, salt biriktirme ve yığma amacıyla elde etmek ise, bu yasak kapsamına girer.

    ALLAH TAMAMLAYICI AYETİ İNDİRİYOR

    Sonra mallarından neyi vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini sıkmayanını, sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte Allah, delillerini size böylece bildirir, ta ki düşünesiniz.* (2:219 Kuran)

    El-Humeze Süresi; kısa, korkutucu ve düşündürücü ayetleriyle servet biriktirmenin sosyal ve moral etkilerini ve sonuçlarını ortaya sermektedir:

    El-Khasal’da rivayet edildiğine göre yüce Peygamber şöyle buyurmuştur: “Atalarınızın dinarları ve dirhemleri onları mahvetti, sizi de mahvedecektir.” Mecmu’atul –Beyan’da rivayet edilir ki; “onlar, altın ve gümüşü biriktirenler…” (9/34) ayeti nazil olduğunda Peygamber üç defa “Altın ve gümüş kahrolsun!” diye haykırdı. Bu ifade sahabeyi şaşırttı. Ömer hemen sordu: “Hangi tür serveti kendimiz için isteyebiliriz?” Peygamber şu cevabı erdi: “Hamd eden bir dil, şükreden bir kalp, imanlı ve size manevi yönden destek olacak bir eş isteyin!”

    Kâfi’de rivayet edildiğine göre, İmam Sadık’tan soruldu: “Ne miktar servet üzerinden vergi (zekât) alınmalıdır?” İmam: “Siz gönüllü ödemeler ve resmi vergiyi (zekât) mi kastediyorsunuz?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca şöyle devam etti: “Resmi vergi (zekât) her bin (lira ve altın) üzerinden yüzde yirmi beş oranında alınır. Gönüllü ödeme ise, Müslüman kardeşinizin ihtiyaç duyduğu miktar kadardır. Allah serveti size emrettiğiniz şekilde harcamanız için ihsan etti. Onu kendinize saklamanız için değil.”

    Başka bir olayda şöyle oldu;

    Hz. İbni Abbas (r.a.) der ki bu ayet inince bu hal Müslümanlara ağır geldi. Şöyle dediler: Biz evladımıza bir şey bırakmayacak mıyız? Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) “ben Resulullah’la görüşüp durumu size aktarırım” dedi. Hz. Sevban (r.a.) ile Efendimize gittiler. Bu ayeti Hz.
    Peygamber’e (s.a.v.) sordular. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah zekâtı emretti ki zekâtın dışında kalan paranın (malın) temiz olduğu anlaşılsın. Allah mirası emretti ki sizden sonra miras olarak bırakabileceğiniz mal kalsın.” Efendimizin bu açıklamasını duyan Hz. Ömer tekbir getirdi. (Şevkati, Fethül Kadir, 2, 357)

    Ancak bu hadis diğer ayetlere ters değildir; şöyle ki: Zekat İslam devletine verilen özel bir vergidir. Devlet vergiyi Allah’ın Kuran’da saydığı yerlerden birisine hayır için harcamakla mükelleftir. Bunun dışına harcayamaz. İhtiyacınızdan fazlasını Allah yoluna verin ise; zekattan bağımsız başka bir şeydir. Buna İnfak denir. Allah 3 türlü maddi fedakarlık emretmiştir. Sadaka, İnfak, Zekat.

    Sadaka; Sıdk yani “sadakat” kökünden gelir. Kişinin sadakatini ispatlayan her türlü fedakarlıktır. Kapsamı maldan daha geniştir. Gülümseme bile sadaka sayılabilir. Yada iş yapmak, hizmet etmek sadaka olarak görülebilir. Yeter ki sadakati ispatlasın.

    Zekat: İslam devletine verilir. 20 dirhemden sonraki her altın için 40’da birdir. Devlet bununla Kuran’da tarif edilen yerlere harcama yapmakla mükelleftir. Devlet anayasasına eklenmelidir.

    İnfak: Her Müslümanın ihtiyacından fazlasını vermesi gerekir. Ancak ihtiyaç kişinin iş yerinin büyüklüğüne, iş döngüsüne ve aile büyüklüğüne ve daha çok faktöre bağlı olduğundan miktarı belirtilmemiştir. İsteyen kendi vicdan ve aklı ile belirler ancak bu onu ahirette zora sokabilir. Ancak alim kişileri toplayıp belli ücretle kendisini tanıtmadan makul bir tutar belirlenmesini isteyebilir. Alimler onu ve durumunu değerlendirir ve onun infak için ayırması gereken tutarı yada ihtiyaç miktarını belirlerler. İstişare ile hüküm verdiği için sorumluluk ondan gitmiş olur.

    Miras konusuna gelince; ev, araç, at, tarla, dükkan, ev eşyaları vb şeyler her insanın ihtiyacıdır. Bunlarda miras olarak bırakılabileceği için Allah miras ayetlerini indirmiştir.

    GÜZELLİKLER YASAK DEĞİLDİR

    “Ey Âdemoğulları, namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi giyin, süslenin ve yiyin, için, israf etmeyin, şüphe yok ki o, müsrifleri sevmez. (Kuran 7:31) De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve ziyneti ve (her türlü) temiz rızkı (ve nimeti) haram kılmak kim(in haddine) dir?” De ki: “Bunlar dünya hayatında da mü’minlerindir. Ahirette de sadece onlar içindir.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklamaktayız. (Kuran 7:32)

    Peygamberlerin çoğunun büyük koyun sürüleri vardı. Onlar altın ve gümüşten de öte durduğu yerde çoğalırdı. Aynı zamanda onları satın alarak da biriktirirlerdi. Ama onlar için bir yasak yada kınama getirilmemişti. Peki bu servet edinme konusunda sır, sınır nedir?

    SONUÇ

    Ayetleri ve hadisleri birleştirince anlıyoruz ki; kişinin ihtiyacından fazlasını biriktirmesi yasaklanmıştır. Peki büyük fabrikalar kapatılsın, büyük sürüler kesilip dağıtılsın mı? Hayır elbette. Çünkü onlar da binlerce insanın ihtiyacını karşılamaktadır. Burada fabrika yada sürü sahibi şunu yapmalıdır. Eline geçen parayı ya tekrar üretime ayırıp daha çok insanın ihtiyacını karşılamalıdır yada ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Artan malı da Allah yolunda harcamalıdır. Bunun dışında bir formül yoktur. Bazıları sorabilir; kötü gün parası biriktirmeyelim mi? Hayatın türlü türlü hali var. Bunun cevabı yine Kuran’da saklıdır. Üst limit 7 yıldır. Yusuf kıtlık ile ilgili rüya görününce onu tabir etti. tabiri belki çıkardı belki çıkmazdı. Sonuçta bu bir rüya. İşte kişi böyle bir ilham alır ve durumların kötüleşeceğini görürse, o zaman 7 yıllık yiyeceğini ve minimum geçim ücretini biriktirebilir. Yusuf yaptıysa herkes yapabilir. O da halkın 7 yıllık buğdayını biriktirmişti. Yani bir insan ayda 10 altın ile geçinebiliyorsa; kötü bir durumu haber almak yada ön görmek kaydı ile 7 yıllık altın kadar elinde tutabilir. Ancak bunun için sağlam nedenleri ve açıklaması olması şarttır. Eğer böyle bir neden yoksa kişinin iş döngüleri önemlidir. memur için aylık veya yıllık döngüler söz konusu olabilir. Çiftçi için ise 1 yada 2 yıllık iş döngüleri vardır. Buna göre yeterli miktarda iş döndürücü nakiti biriktirmesinde, saklamasında sakınca yoktur.

    Peki ya yaşlılık? yaşlanınca bana ne olur kim bakar? diyorsanız. Emekli aylığı için prim ödemenizde sakınca yoktur bu biriktirmek sayılmaz, sizin paranızla devlet başkalarına yaşlılara hastalara yardım eder. Önemli olan paranın toprak altında yada kasada atıl halde tutulmamasıdır. Emeklilik sistemi olmayan ülkelerde ve koşullarda ise, kişinin yaşlanınca ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde gelir getirici bir tarla, dükkan vb bir varlık almak için para biriktirmesinde sakınca yoktur.

    Peki spor araba, 3 tane ev, şato vb şeyler alabilir miyiz? Açıktır ki bunların hiç birisi ihtiyaç tanımı içine girmez. Güzel şeyler, anlamlı ve kaliteli şeyler kullanmanızda, en güzel elbiseleri giymenizde sakınca yoktur. Allah bunları sever. Güzellik de bir ihtiyaçtır. Ancak marka giymek bir ihtiyaç değildir. Aynı kalitede ve güzellikte daha uygun fiyatlı bir ürün varsa kişi onu seçmelidir. Daima “bu güzellik benim ihtiyacım mı?” diye sormalıdır. Buradan anlıyoruz ki; standart ölçülerde bir yaşam Allah’ı rahatsız etmez. Çok zengin de olabilirsiniz, bin adet fabrikanız olabilir. Bunlar çok güzel şeylerdir ve takdir gerektirir. Ancak oradan kazandığınız parayı daha faydalı bir üretime yada Allah yoluna harcamıyorsanız, toprak altında yada kasada altın gibi birikip atıl hale düşüyorsa yada oturamayacağınız evleri arsaları alıp öylece tutuyorsanız; işte bunlar kalp hastalığıdır. Kemik toplayan aç gözlü köpeklerin yakalandığı hastalıktan farkı yoktur. Bu tür köpekler binlerce kemik veya leşi toprağa gömer. Daima taze yemek bulduğu için onları hiç yemez ama daima biriktirir. Hatta yolculuk yaptığı ve oradan hiç geçmeyeceğini bildiği bir yere dahi kemik gömer. Önemli olan başkasının olmamasıdır sanki. Kendisi yiyemese de, oturamasa da, kullanamasa da önemli değildir. Başkalarına engel olması ona haz verir.

    Peki Allah neden malın insanlarla paylaşılmasını veya daha çok üretim için riske atılmasını ve mutlaka üretimin insanlara ulaştırılmasını istemektedir? Çünkü zenginlik ve sahip olduğumuz her şey, akıl, beden ve dünya Allah’ındır. Onu dilediğine verir. Bizler kazandıklarımızı kendimize ait ve kendi üstünlüğümüzden zannediyoruz. Oysa bizi böcek yada sakat olarak yaratabilirdi. Başarı Allah’ındır. Kazancın en büyük payı onundur. O, bizlerin vicdan ve merhamet sınavında ne kadar hayranlık duyulacak insanlar olduğunu görmek istedi. Kiminin de ne kadar bencil ve köpek mizaçlı olduğunu görmek istedi.  Bu nedenle şartlarımızı eşit kılmadı ve bizleri sınadı. Kişi kazanıyorsa bunu kendi yüceliğinden bilmemelidir. Merhamet etmeyen birine, hataları ortaya döküldüğü gün ceza verilirken merhamet edilmez. Çünkü o da merhamet etmemişti.

     

     

     

     

  • İNSANLIĞI KURTARAN MİNİ KENTLER PROJESİ

    Ben Erdem Çetinkaya Meta. Sizlere yakında hayata geçecek ve tüm belediye başkanlarının rahatça hayata geçirebileceği yeni bir sosyal projeden bahsetmek istiyorum. Kendine Yetebilen Akıllı Mini Kentler.

    Pek çok uzman ve bilim adamının katkılarıyla geliştirdiğim bu proje; lüks ve güven içinde bir hayat yaşamak ve çalışmadan tüm ihtiyaçlarınızı karşılamak için gerekli her şeyi içinde barındırıyor. Yanlış duymadınız artık lüks bir hayat için işe gitmenize ve çalışmanıza gerek kalmayacak. Nasıl mı? Birlikte inceleyelim; önce anlaşma sağladığımız belediyeler tarafından kurulacak mini şehrimize göz atalım ve maliyet analizi yapalım.

    Kimse merdiven çıkmayı sevmiyor. Tek katlı ve muhteşem bahçenizi görebilecek, geniş camlı lüks villalarla başlayalım. Ev başına toplam 1000 metrekare yerleşim ve bahçe alanı. Bahçede hemen her meyve ağacı ve sebze köşeleri var. Sosyal alanlar ve binalar içinde yine bu kadar alan. Ve hayvancılık, tarım ve üretim tesisleri için ev başına 6000 metrekare alan daha. Maliyet analizi ise 3 inşaat şirketinin ortak çalışması ve belediyenin katkısı ile şu şekilde hesaplandı;

    Arazi: 10000 TL (Kişi başı 1000 Metrekare arazi ve 4000 metrekare tüm sosyal alanlar için) (Topluca satın alınan kıraç araziler belediye tarafından imara açılır)

    Tek Katlı Ev 60 Metrekare (2 kişilik): 15.000 TL (25.000 ADET Üretildiğinde kişi başına düşen maliyet)

    Sosyal Alanlar, Hizmet, Altyapı, Yönetim ve Üretim Tesisleri İçin Kişi Başı Maliyet; 10.000 TL

    Güneş Enerjisi ve Su Tesisleri; Kişi başı 3000 TL (100.000 Kişi için dev tesis)

    Elektrikli Mini Araç: 4000 TL (100.000 Adet seri üretimde birim maliyet)

    Toplam: 42.000 TL

    Bu bedeli veren herkes bu şehirde yaşam hakkı kazanacaktır. Yada kalifiye insanlar için bu bedeli şehre yerleştikten sonra sadece bir süre çalışarak ödemesi sağlanacaktır.

    Nüfusunun sadece %5’nin çalışması ile tüm ihtiyaçlarını karşılayacak 100.000 kişilik bu şehirlerde sunulacak imkanlar nedir?

    • Tarım alanlarında üretilen tüm ürünler merkezi restoran alanında başarılı aşçılara teslim edilir ve sizler yüzlerce çeşit yemek içinden dilediğinizi ücretsiz sipariş edebilirsiniz. Siparişleriniz otonom minik araçlarla evinizin kapısına geldiğinde telefonunuza sms gelir. İhtiyaç fazlası olan ürünler şehir dışına satılarak gelir elde edilecek ve halka eşit şekilde paylaştırılacaktır.

    • Tüm yollar, evler ve binalar otonom temizlik makinelerinin tanıyacağı şekilde tasarlanacaktır ve temizlik için neredeyse kimse çalışmayacaktır.
    • Evinizdeki tüm yıkanması gereken eşyaları yıkama merkezi aracını çağırmanız yeterlidir. Bir kaç saat içinde kurutulmuş olarak size teslim edecektir.

    • Şehirde rahatça gezmeniz için herkese elektrikli mini araçlar.
    • Yıllık temel elbise vb ihtiyaçlarınız deri elbiselerden bedeninize uygun üretilip verilecektir.
    • Şehir merkezinde tümü ücretsiz eğlence klüpleri, restoranlar, eğlence merkezleri, eğitim merkezleri, sanat atolyeleri vb türlü alanları olacaktır.

     

    • Çalışmak isteyen herkes dilediği işi seçip çalışabilir; bir sanatçı, araştırmacı, yazar… Dilediğiniz her şey olabilirsiniz. Başarı ölçünüze göre ödüller ve motive edici bazı ek olanaklara ulaşabilirsiniz.
    • Şehirde yaşıt erkek ve kadın sayıları her zaman eşit tutulmaya çalışılacak ve böylece şehirde yalnız hiç kimsenin kalmayacağı şekilde sistem organize edilecektir.
    • Şehirdeki mühendis, yazılımcı, güvenlik, aşçı, tarım işçileri vb. her türden çalışan ihtiyacı şehre ücretsiz girmek isteyen kişilerden yada ücretli girdiği halde kendi isteğiyle üretmeye devam etmek isteyen ve böylece daha lüks yaşayan insanlardan karşılanacaktır.

    • Şehir merkezindeki Avm’de bir çok lüks ürünü ücretsiz kiralayabileceksiniz. Örneğin her çocuğa yüzlerce oyuncak yerine sadece oynamak istediği süre için aldığı bir oyuncak. Herkesin yüzlerce kitap alması yerine, kütüphaneden kiralaması gibi… Hafta sonu Fotoğraf makinesi gerektiğinde gidip bir tane almak yerine ücretsiz kiralamak gibi… Halkın ihtiyaçlarına yetecek miktarda gerekli duyulan her türlü tüketim malzemesi avm’de tutulacaktır.
    • Şehirde para kullanılması ve mülkiyet edinilmesi mümkün olmayacaktır.
    • Şehirde işlenen yere çöp atma, sigara içme, tartışma gibi ufak suçlar için geçici süreli işçi olma ve eğitim alma cezası verilecektir.

    • Denetim komisyonunca yada halkın 6 ayda bir online olarak yaptığı değerlendirmeler sonucunda sorumluluklarını yerine getirmediği ortaya çıkan yöneticiler en yüksek puan alanlarla yer değiştirilecektir.
    • Holoturk’un katkıları ile dünyanın ilk hologram sinema salonu, hologram tiyatro merkezi ve şehrin her yerinde ve evlerde interaktif hologram asistan sistemleri.

    Bu projeye katılmaları için tüm belediye başkanları ile doğrudan iletişime geçiyoruz ve bunu Türkiye ile sınırlı tutmuyoruz. Şimdiden son derece olumlu dönüşler alıyoruz. Projemize katılma hakkı kazanmak için bu videoyu sosyal medyanızda paylaşmanız ve sitemize mail adresinizle hızlıca üye olmanız yeterlidir. Ücret ödemeniz gerektiğinde bunu doğrudan belediyelerin banka hesaplarına yapabilirsiniz. Kesinlikle bir ücret talep etmiyoruz. Ancak bu projenin büyümesi için bu projeye destek vereceğini söyleyen belediye başkanı adaylarının seçimlerden desteklenmesi gerekiyor. Onlara seçimlerde bağış yaparak destek vermek ve projede öncelik kazanmak isterseniz, iletişimde kalın ve üye olmayı unutmayın. Dünyayı cennete çevirmek için, insanlığı kölelikten kurtaracak bu muhteşem projeye destek verecek tüm belediye başkanları yada devlet liderlerine tüm gücümüzle destek vermeliyiz. Bu, insanlığın kurtuluşu; bu, insanlar yerine sadece Allah’a şükür ve hizmet edebileceğimiz cenneti andıran bir şehir projesi.

    Projeye destek veren ve üyelik formunu dolduran herkes hangi şehirde yada ülkede şehir kurulursa kurulsun öncelikli giriş hakkına sahip olacaktır. Köleliğin sonu için paylaş butonuna basın! (Erdem Çetinkaya Meta)