EVRENSEL MİRAS SİSTEMİ (1. Kitap 11. Bölüm)

İbrahim a.s.’ın iki oğlu vardı. İlk oğlu Hacer isimli mısırlı bir cariyeden olan İsmail’di. İkinci oğlu ise kendi üvey kardeşi olan Sara’dan doğmuştu. (Sara ile İbrahim’in Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımlara göre babaları bir anneleri ayrıydı. Onlar soyun anneden geldiğine inandıkları için anneler farklı ise evlenmeyi mümkün görüyorlardı. Kur’an da bunu dolaylı olarak teyit eder).

Allah’ın peygamberlik silsilesinin devam etmesi konusunda küçük oğul olan İshak ve soyunu seçtiğini görüyoruz. İshak soyundan belki binlerce peygamber geldiği halde, İsmail’den ise sadece 1 peygamber, Hz Muhammed As. çıkmıştı.

Peygamberlikte miras hakkı yahudilikte ilk oğuldaydı, Yakup peygamber aslında abisinin olan peygamberlik mirasını almak için babasının kör kalmasından yararlanmış ve babası Yakup’u ilk çocuğu zannederek onu meshetmişti. Anadolu’daki tabiri ile el vermişti. Elbette bu Allah’ın bir planı idi. Rab her zaman büyük oğlu seçmek istemiyordu ve bu kuralın bozulmasına izin veriyordu. Özellikle peygamberlik gibi bir kurumda; sadece ilk doğan olmak liyakat getiremezdi.

Sümer kitabelerinde Sümer’i kuran sözde tanrıların krallık mücadelesinde büyük evlat olduğu halde küçük kardeşine tahtı vermek zorunda kalan bir prensin öyküsü anlatılır. Bu öyküde küçük olan prens şöyle söyler; “abimle babalarımız birdir, ama annelerimiz farklıdır. Benim annem kral sülalesine yakın akrabadır. Abim ise cariye oğludur, kutsal soydan değildir, bu nedenle abim büyük olsa da kraliyet kanı taşımak açısından kraliyete daha yakınım”… Onun bu çıkışı seçici mecliste itibar görür ve kral olarak küçük kardeş atanır.

Aslında İbrahim’in oğullarından küçük olanla peygamberliğin devam etmesi, yahudi gelenekleri açısından anlaşılmaz bir durum görünmekle birlikte asıl nedeni soy yakınlığıdır. Eğer kural zahiren değişiyor gibi görünse de Allah katındaki daha üstün ve insanca farkedilememiş durumlar ve kurallar nedeniyle akış değiştirilmektedir.

Bazen Allah, önemli kimsenin oğlu değilken; Adem’i yada İbrahim’i seçip mübarek kılabilir ve yabancı bir soydan geleceğine dostunun soyundan görevlileri getirmeyi dostunu onurlandırmak için bir hediye olarak takdir edebilir.

Şeytanın Adem’e karşı ateşin üstünlüğünü ve ona secde etmeyeceğini ilan etmesinin altında da aynı nedenler yatmaktadır. Evrensel bir kanun olarak ezelden beri uygulanan KÖK/GÖK’e yakınlık prensibine göre şeytan kendisinin haklı olduğunu düşünür. Şöyle ki;

Adem toprak ve sudandır. Kendisi ise ateşin dumansız kısmından. Allah yani mutlak ve kadim olan varlık ise Saf Nur- Işıktır.  Melekleri nurundan, cinleri narından, insanı da çamurdan yaratmıştır. Şeytan ilahi miras prensibine göre Rahman’ın halifesinin kendisi olması gerektiğini iddia etti. Eğer nurdan bir melek seçilse idi belki de buna itiraz etmeyecekti. Çünkü bilinen üzere iblis ve soyu meleklerin içine yerleşmiş onlara saygı gösteren ve onlarca da saygı sevgi gören bir varlıktı. Silsilede insanı aşağıda gördü ve kendince bir hesap kitap yapıp; haşa Allah’a “sen haksızlık ediyorsun ben ondan üstünüm, nasıl bizi secde ettirip hilafetini ona verisin” dedi.

Halbuki kendisine her sır açıklanmazdı ve açıklanmamıştı. Rab Adem’e kendi ruhundan üflemişti. Adem’de hem çamur vardı hem de ilahi nurun yerleşebileceği olağanüstü bir kalp tahtı.

Allah, kutsi hadiste ” ne yerlere ne göklere sığmam. Ama inanan kulumun kalbine sığarım” buyuruyordu. İblis’teki kalp Allah’ı içine alan bir kalp değildi. Rab ayna gibi temaşa edeceği kalbe sahip muhteşem bir varlık yaratmıştı. Allah nurdu ve O ilahi nur kalbe imanla dolabiliyordu. Ancak şeytan dışarıdan bakıp onu hakir gördü. Hakikatte insan meleklerden bile ilahi mirasa daha yakındı. Bir o kadar da uzak…

Olması gereken oldu, şeytan kibrinden ötürü dibe battı. İnsanların da nurdan uzak kalanları çamur kaldı, nura sahip olanlar ise meleklerden yüce bir kata alındı. Her şey evrensel miras yasasına uygun işledi.

Peki bizler ilahi mirasın neresindeyiz? Çamur muyuz nurdan bir kalp mi?

Rüyamda Rabbin bir isminin de DOLAR(H)İS sesine sahip bir isim olduğu söylendi. Bu Kalpti. Kur’anda kafirler için “onların düşünecek kalpleri yok” denir hep, yada kalpleri mühürlenmiş, kapatılmış, öldürülmüş insanlar… “

Günümüzde bile kötüler için kalpsiz denir. Kalp bir insanı üstün hale getirir ahlaken.

Kalbinizi yoklayın; içinde çamurdan yapılanlar mı var? Nur’dan yapılanlar mı? İlahi olan mı? O size hemen söyler mirasta nerede olduğunuzu…

Çamurdan yapılma bedenler mi? Çamurdan yapılma evler mi? Topraktan çıkan türlü metaller mi? Yani topraktan ibaret dünya mıdır kalbinin sahibi, arzusu, isteği…? Yoksa Nur mudur? Çünkü her varlık kendi yurdunun yemeğine açtır.

Aslan ot yemek istemez. Koyun da et sevmez. Kalbin senin aynandır, meleklerden üstün olan; dünyaya düşmandır, tiksinir dünya karmaşasından. İğreti ve iğrenç bulur. Nura dönüşen kalbin azığı ise zikirdir, aşktır. Gökten gelenle dolan, gökleri arzular. Amacı ve işi Allah’a ulaşmak olur. Defineci altın arar gece gündüz, definecinin aşkla diyar diyar gezdiği gibi Allah’ın ilmini ve nurunu aramadıkça sırlar verilmeyecektir.

Benzer Yazılar

Yorum Bırak