KURAN’DA ZULKARNEYN MIKNATISI – MANYETİK SET MAKİNESİ (6. Kitap 2. Bölüm)

Güneşten gelecek olan bu felaketten nasıl kurtulabiliriz ona bakalım. Kuran da anlatılan Zülkarneyn makinesine bakalım. Zulkarneyn 3 milyon yıllık insanlık tarihinde ne zaman yaşadığı belli olmayan bir kral. Ama o günün şartlarında bile yapılabilir bir cihazdan bahsediyor. Onu anlatan ayetler şöyle başlıyor

83. (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.”
84. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her şey için bir amaç-sebep verdik.
85. O da amaçlarına tabi oldu
86. Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

Yani; Zülkarneyn güçlü bir kral olduğu için muhtemelen ordusu ile sefere çıkıyor ve önce batıya doğru gidiyor yani güneşin battığı yere doğru. Ordular bir sefere çıktığında kolay su ve yiyecek  temini için su kaynaklarına ve nehirlere yakın bir güzergahta ilerler. Batıya götüren nehir okyanus sınırına ulaştığında yavaşlayarak deltaya dönüşür ve bataklıklarla karşılaşırlar.  Okyanusu geçecek gemileri yoktur ve güneşin battığı yönün en sonuna gelirler. Kral güneşi bataklıkta  batarken görür. Ayette güneşin bataklığa girdiği değil; güneşin bataklıkta batarken göründüğü yazılıdır. Aynen güneş denizde batıyor, çölde batıyor gördü gibi; bataklıkta gördü denmiştir.

87. Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.
88. “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükafat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”
89. Sonra yine bir yol tuttu.
90. Güneşin doğduğu yere ulaşınca onu, kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.

Muhtemelen avrasyanın en doğu kıyılarına ulaştı; oranın son sınırında güneşi bir halkın üzerine doğar halde gördü. O yerli halk kendilerini güneşten koruyan bir elbise bile nedir bilmiyorlardı. Kendilerini güneşten koruyan çadır veya taş evleri bile yoktu. Vahşi doğada ilkel halde avcılıkla yaşayan ve yağmurda oyuklara sığınan yarı göçebe bir halktı. Yaşadıkları kurak topraklarda gölge veren büyük bir ağaç bile yoktu. Onlarla iletişime girmeden geri dönüş yoluna başladı.

91. İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.
92. Sonra yine bir yol tuttu.
93. İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.

Doğu ile Batı arasında ki Avrasya dönüş yolunda dünyanın en yüksek dağları yer alır. Everest’te buradadır. Orada dış dünya ile kopuk ve sadece kendi dilini bilen bir halkla anlaşmaya çalışırlar.

94. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünü bozmaktadır. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?”
95. Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.

Onlara göre yeryüzünü aslında kendi coğrafyalarını bozan yecüc ve mecüc adını verdikleri ateşten ışınlar için bir set isterler. Neden bu ifadeyi böyle yorumladığımı yecüc ve mecüc ün insan olmadığını bilinçsiz cinni yani ateşten varlıklar olduğunu ilerledikçe açıklayacağım.

96. “Bana demir madeni getirin” dedi. İki (dağ) arası eşit olana dek “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor yapınca da, “Bana erimiş bakır/katran getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.
97. Artık onu (seddi) ne aşabildiler, ne de delebildiler.
98. Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi  (kıyametten hemen önce) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.
99. Terkettik onların bir kısmını İzin günü iç içe karışmış dalgalanır halde;  Sur’a üfürüldü; onları topladık.
100, 101. O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan kafirlerin karşısına dikeriz!

Bu son 5 ayette; Kıyametten önce seddin Yaratıcı tarafından parçalanacağını; Yecüc ve Mecüc’ün bırakılacağını; onların  dalga dalga karışmış bir yapıya geçerek terkedildiğini ifade ediyor.  Bazıları Zulkarneyn’in aslında güneşin yok olduğu ve yaratıldığı yerlere seyahat ettiğini düşünsede  bu durum Zulkarneyn Makinesinin çalışma prensibini etkilememektedir.

Önce Yecüc ve Mecüc’ün ne olduğunu anlayalım.  Ünlü İslam Alimi Şeyh İmran Nazar Yecüc ve Mecüc kelimelerinin anlamını şu şekilde açıklamaktadır.

Arapça da yecüc ve mecüc kelimeleri ac ve acic kökeninden gelir.

Acic ; ateş alevi

Acca: hızlı giden anlamına gelir

Macuc “maca ve yamuuc” kelimeleriylede ilişkilendirilir. Anlamı dalga ve yayılmak demektir.

Hindistan’da bulunan Ahmediye mezhebine göre Yecüc kelimesinin kökeni hızlı ateşlenen anlamına da gelmektedir

 Ye’cüc ve Me’cüc kelimeleri Arapçaya başka bir dilden girmiştir. Frenkler buna “Yağuğ ve Mağuğ” demişler, Şeytanın zürriyeti olduğuna inanmışlardır.

    1. Kısâî, “Ye’cûc”un ateşin tutuşması ve cayır cayır yanması mânâsında olan “ تَاَجَّجَ انَّارُ

” deyiminden alındığını, çok hızlı hareket ettikleri için “Ye’cûc” adını aldıklarını; “Me’cûc”ün de, denizin dalgası mânâsında olan

 “موج البحر ”

 tabirinden geldiğini söylemiştir.

  Arapçada “

ماجوج

sıvı şeyleri, ağızdan dışarı püskürtme  anlamına gelir.  Tüm bu etimolojik açıklamalar bizlere güneşte sıvı halde olan ateş kütlelerinin güneşteki leke denilen ağızlardan püskürtülerek dünyaya ulaşması anlamını getirmektedir. Kuran gerçekten de mükemmel kelimelerle dünyaya güneşten gelen plazmaları tarif etmiştir.

  Tevratta geçen gog ve magog ise Kuran’da ki Yecüc ve Mecücden farklıdır. Çünkü arapçada cüc kelimesine iki farklı ek eklenmiş ama tevratta biri yalın biri ekli olarak kullanılmıştır.   eki Yecüc ve Mecüc güneşten gelen ve hadislerde tarif edildiği gibi suları kurutacak, ateşten, şeytani yapılı, yarı bilinçsiz varlıklarsa. Maddeye önemli bir zarar vermeyip, canlıları bozup, cihazlarını alt üst etmekse derdi; gerçekten de ayette ifade edilen, yeryüzünü bozuyorlar şikayetine tam uymaktadır.

Ayette ve yecüc mecüc ün etimolojik kökenlerinde dalgalanan, iç içe karışık halde duran şeklinde yapılan tarifler van allan kuşakları içine sıkışmış dalgalanmakta olan alfa ve beta gibi radyasyon dalgalarını çok güzel tarif etmektedir.

Yecüc ve Mecüc hadislere göre kaf dağının ardındadır. Kaf Dağı ile ilgili tariflerin bir ucu kutuplara inen zümrüt renginde ki ışıktan dağlara ne kadar benzediğini; o ışıktan şeffaf dağların dünyanın tüm dağlarından daha büyük ve görkemli göründüğünü anlayacağız.

Kuran’da cinler göklerin durumunu şöyle anlatmaktadır;

    1. “Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk.”
    2. “Halbuki biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur.”
    3. “Hakikaten biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?”

Cinlerde çok güçlü ve cilde yerleşebilen radyokatif özelliği bulunan bir ateşten yaratılmıştı;

 (HİCR SURESİ / 119)

 Ve Cann’ı (cinlerin ilk atası) daha önce ‘nüfuz eden kavurucu’ ateşten yaratmıştık.

  Gerçekten de gökte van allen kuşakları gibi alanlarda yakıcı dalgalar ve ışınlar vardır. Cinler göğe çıktıklarını ve bunların kendilerine azap ettiğini söylemekteler. Bu bir mucizedir. Tarihte Van allen kuşakları yada yerin manyetik alanlarında sık sık değişimler olmuştur ve hala da olmaktadır. Bu değişimlerin bazı ışınsal kapıların açılıp kapanmasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Zülkarneyn Seddi ile daha sonra da Yaratıcının Hz Muhammed’in gelişi ile yerin manyetik alanlarında yaptığı değişimler göksel cinlerin dünya tarihinde ki gücünü azaltmıştır.

1970 yılında dünya manyetik kutupları çok sabit ve güçlü görünüyor.

2008 yılında dünya manyetik kutupları eskisi kadar sabit ve güçlü değil

Kutuplar yer değiştirirken manyetik alanımız çok karmaşık ve çok zayıf bir hal alacak.

Benzer Yazılar

Yorum Bırak