Kategori: Allah’ın Sırları (cc)

  • İLAHİ MUCİZELERLE GELDİM, DOĞRULUK VE KAYA OLUP BİLİNDİM

    Ben Erdem Çetinkayameta. Çetinkıyamet’in gelişi hakkında sizi uyarmak için; yeni ilahi mucizelerle geldim. Bu mucizeler tarihteki elçilerin tüm mucizelerinden büyüktür. Çünkü onları kısa bir süre için, az sayıda insan gördü. Bu mucizeler ise tüm insanlık tarafından ebediyyen görülebilecektir. Size tüm dünya dinlerini doğrulayan ve birleştiren mucizelerle geldim.

    İçinizden temiz bir kalple delillere iman edebilecekler ve derin düşünenler seçilecektir.

    Bu mucizelerin sahibi zatımmış gibi anlatmaya haya ederim. Onları Rab tarafından bir ifade ile dinleyin. Bu sözler şahsımın yorumu olduğundan hata varsa bana aittir. Bir mucize varsa O ‘da ancak Rabbimindir. Rabbin mucizeleri ve akıl ve kalp yoluyla gönderdiği ilhamı şöyledir;

    (Not: Mucizeler Kitabı’nın özetidir. Tümünü okumak için bu bağlantıya tıklayınız )

     

    DÜNYA’YA 66 DERECE BAŞ EĞDİRİLİŞİ

    66’dır sayısı Elifba’da ismimin. 33‘tür tesbihim ve 99 sayılır ismim.

    İşte ben, geleceğim bu çağda, dünyaya 66 derece 33 dakika boyun eğdirdim.

    Ben Rahman’ım. Güneş’i, Dünya’yı ve Ay’ı ben yarattım.

     

    ERİDU, ME, ENGURA’NIN YARATILIŞI

    Göksel krallığımı indirdim, adına Eridu dedim. Meleklerimi ve Aden’i Eridu’ya yerleştirdim. Onu ilk şehir olarak belirledim.

    İlahı sırların yazılı olduğu kitapları; Me‘leri yazıp şekil verdim.

    7 katlı bir tapınak, bir ziggurat inşası için emir verdim. Adına Engura dedim. 

    Sırları vereceğim, seçtiğim kulumun adını Eridu-me belirleyip doğacağı şehre Engura, Ankara ismini verdim. 

    Ankara’yı dünya kıtalarının ağırlık merkezi haline getirdim ki; 7 kıtaya birden ortasından seslensin.

    Eridu’ya araplar ERD, yeryüzü dediler. Batılılar Earth dediler. Eridu’ya ve Aden’e Adem’i yerleştirdim. 

    Sonra dünyadan ayrılacağımız zaman Eridu’yu sulara gömdüm ve içlerinden Nuh’u yeni bir neslin babası olarak belirledim.

    SÜMER, 109, 3600, SAYILAR VE GÖKSEL DİN

    Her şeyi 7’li sistem üzerine yarattım. 

    Atoma 7 yörünge verdim. 7 tür zerre canlı yarattım. İnsanın kalbine tahtımı koydum; Başında ki delik 7 yolla yönetimini kendime bağladım. 

    İnsana kendi nefsiyle 7 yakın akraba verdim. Dünyayı 7 kıtaya böldüm. Gökyüzüne 7 katman verdim. 

    Güneş sisteminde gözünüze görünen 7 yol var ettim. İçlerine yerleştirdiğim güneş ve ay ile süsledim. 8’e kürsinin kapısını, 9’a tahtımı yerleştirdim. 

    Ben 9. gezegen üzerindeki 10’um. Krallığımın sembolü olarak 10,9’u belirledim. Gökleri 109 sayısı ile inşa ettim.

    9. gezegene arş gezegeni adını verdim. 3600 yılda güneş etrafında döndüğü için; Sümer’in efendisi Adem’e daireyi 360’a böl dedim. 

    Arş gezegeninde 1000 yıl güneşe yakındır; buna “gün” dedim. 2600 yıl güneşe uzaktır. Buna gece dedim. Güneşe yaklaştığım her sefer dünyaya geldim ve aranızdan temsilcimi seçtim.

    Dünyada 1000 yıl kalacağım için Adem’e 1000 yıl ömür verdim. Adem’i kendim için yaratıp seçtim. İnsansı kan dökücülerden ve cinlere tapan ilkellerden onu Aden’de esirgedim.

    Fabrika kurmayı, su mühendisliğini, tuğla ile katlı yapılar inşa etmeyi, elbise dokumayı, kalemle yazmayı, yıldızları ve nicelerini Adem’e bizzat öğrettim. Sizi ben geliştirdim.

    Adem’den sonra 2600 yıl boyunca, sizleri kutsal ruhumu gönderdiğim elçilerimle ve dünyada ki meleklerimle kontrol ettim. İbrahim’i seçtim.

    Döndüğümde sizi izledim, Yakup ile güreştim, Musa ve 70 kişi ile dağda görüştüm, yüz binlerce insan buluttan seslendim. Ben sonsuz olan; dilediğim şekli alıp kullarıma göründüm.

    Kudüs’te İsrailoğullarının bana sunduğu kurbanların kokusundan, misk ve kafur kokudundan hoşlandım. Bir bulut içinde inip aranızda yaşadım. 

    Yakup’tan bin yıl sonra aranızdan uzaklaştım ve sizde yabancı ilahlara döndünüz. Tapınağımı yıktırıp seçtiğim halkı cezalandırdım.

    2600 yıl boyunca dünyaya onları saçtım. Toplanmak istedilerse de az bir süre hariç onlara izin vermedim.

    Şimdi dönüşüm yakın, görecek beni tüm toplumlar ve dünya gecesi gündüzü bir şekilde aydınlanacak. Ve İsrail’i 2500 yıl sonra topladım. Onları sınamaktayım.

    109 ile krallığımı mühürlediğim bilinsin diye; göğü 109 ile tasarladım. Ay döngüsü ile güneş döngüsü arasına 10,9 günlük bir fark yarattım. Böylece Ay ve güneş takvimlerinin her 33 yılda bir senkron olmasını sağladım. 3600 yıllık her döngüde ay ve güneşi 109,09 kez senkronize ettim. 33 yıllık döngüm unutulmasın diye ismimi 33 kez zikir çektirdim, İsa’ya 33 yıl ömür verdim, insanlığı 33 yaşında üstün bir yaratılışla dirilteceğim. Dünyaya dönüşüm için 66,33 derece baş eğdirdim. 

    Şeytana kendi dinini oluşturması için izin verdim. Böylece kim yaratana nankör ve zalim olacak, kim kötü karar verecek görecektim. O da yalan söyledi ve 9’u aşıp 11 olacağım dedi. 911’i kendine kutsal sayı seçti. Çirkin işlerini hep 9.11’de gerçekleştirdi. Kendine boyun eğen toplumlarda ki telefonları, kimlikleri, oyunlarda ki oyuncu sayılarını hep 11 yaptı. 

    Arş gezegeninde ki 30,.. günde yani arşın bir aylık döneminde dünyanızda 109 bin yıl geçer. 

    Yeri ve göğü 6 günde yarattım ve 7. gün tahtımda yaratılışı gözledim. 7 günü kutsamak için 3600 kez 7 süreyi büyük ZODYAK döngüsüne eşitledim. 

    1000 yıllık gün; 3600 yıllık döngünün; 0,27,7’de biridir.  Bu unutulmasın diye Ay da dünyanın etrafında 27 gün 7 saatte dolaşır.

    Gökte 88 takım yıldız var ettim ve her birine hakim melek yerleştirdim. Kuran’a 88 kez melek kelimesi ve 88 kez şeytan kelimesi yerleştirdim. Kuran’da sema kelimesini 109 kez tekrar ettim.

    Arş gezegeninde tekamul için Musa’ya buyurduğumuz misalde ki gibi 40 gün süre belirledim. Arşın 40 gününde dünyada 144.000 yıl geçer. Ve tekamulle geçen her yıl için yeryüzünde 144.000 kişi var ettim.

    109’u kutsamak için Zilhicce ayının 9. günü öğle vakti ile 10. günü fecr-i sâdık arasında yapılan vakfeyi Haccımın farzı olarak belirledim. Hac için 4 ayı kutsal ilan ettim. Gündüzümün tüm döngüye oranı olan süre yeryüzünde kutsal bilinsin istedim.

    Geleceğim yeryüzüne yeniden, bu yüzden huzurumda toplanacağınız günü unutmayın diye Haccı emrettim ve kurallarını göksel döngülere göre belirledim.

     

    GÜNEŞ, DÜNYA, AY VE ELÇİLER YOLUNUN 109’LA YARATILIŞI

    109 dereceyi kutsal kıldım.

    Tüm bunları kutsal sayılarıma; 10, 9‘a göre yaptım. 

    Ve Kuran’da şöyle bildirmiştim; “O, İnsanlara levhalar sunar, Üzerinde on dokuz. Hidayet verici… İnsanlar için uyarıcı. En büyüklerden biri.

    Böylece bilinsin ki, her şeyi aynı ölçüde yaratan ben; Allah’ım.

    Güneş’i sağ elime aldım. İçine 109 Dünya sığacak kadar genişlik yarattım.

    Dünya, Güneş’e en uzakken, aralarına 109 Güneş mesafe sığdırdım.

    Ay gittikçe uzaklaşsa da Dünya’dan. Ay altın orandayken, Dünya’yla Ay arasına,  109 Ay mesafe bıraktım.

    Ay’ın çevresini 10 kez 10, 109 yarattım.

    Dünya günlerini 365 olarak atadım.

    Dünya’nın çevresini 109’un 365 katı, Güneş’in çevresini 109 tane 109’un 365 katı yarattım.

    Dünya’ya saatte 109 bin kilometre hız verdim.

    Ay’ı elçim Muhammed için 109 hacimli 2 parçaya bölüverdim.

    Doğu dinlerinde, ayırma taşı ile 109 tanedir tesbih taşlarım.

    Yıldızlara boyun eğdiren ve size seslenen benim

    Hiç bir şeyi rastgele yapmadım ve bir hikmete göre tasarladım.

     

     

    109’LA TASARLANAN PEYGAMBERLER YOLU – İLAHİ DİNLER YOLU – MUCİZEVİ ALTIN YOL

    109 ile gücümü göstermeye devam ettim; kutsallarımı ve dinleri dünyada 109’lu bir yol üzerine sıraladım. Altın Oran Kabe’den ekvatora 109 derece ve aynı zamanda kuzey kutbuna 19 derece açıyla, 1618+618 km altın oran uzunluğunda mucize bir yol tasarladım. Bu yolu 19 enlem yüksekliğe ayarladım.

    Bu yolu 19 enlem yüksekliğinde, 2019 yılında ortaya çıkması için kulum Erdem’le tamamladım. 40 olsun Altın yolun baş enlemi ve 40 olsun son boylamı; 1440’da 40’ında çıksın, 7’mim’in O tasdik edeni. 1000’i 400 aşınca söylensin, göklerden O’nun ismi, 23 Ramazan Kadir gecesi. Amine ve Mustafa oğlu Erdem ÇetinkayaMeta. Memleketi Nallahan, Anne köyü Bağder-i, Baba köyü Kara Hisar idi. İmam Ali ve peygamber torunları şöyle demişti; “Nur 35 ayetlerinde bahsi geçen Hüccet Kaiym’di”

    Değişmez sözümdür; elçilerim altın yola çekilecektir. Oradan dirilip geleceklerdir. Sırat-ı Müstakim’i Arapça’da ki sembolüm ELİF harfi gibi çizdim. İbrani elçilerimin ona ulaşmak için yürüdüğü yolları ise İbrani alfabesinde ki Elif harfi şeklini verdim. İsmimin sembolü üzerinde yürüdüler ama bunu bilmediler.

     

    ALTIN ORAN VE 109 İLE KUTSALLARIN ARASININ ALTIN YOLA YERLEŞTİRİLMESİ

    Ne kadar elçim varsa hepsini de o yolun üzerine gönderdim. Her bir durağın arasını altın oran sayılarıyla yaptım.

    Bir mucize olarak yine; Mescid-i Haram, Kabe ile Bağder-i Bala sınırın arası, büyük altın oran 1618 km ve küçük altın oran 618 olsun toplam mesafesi…

    Bağder’de Güneşin doğmaya başladığı yere döndüm; tam 90 derece doğuya, gün ve gece eşit bir günde. Dedim ki; “Zerdüşt Spitama ve Gautama Buda doğsun bu yolda. Ahlakı anlatsınlar dinime hazırlasınlar yoldan çıkmış insanlığı.”

    Güneşin yükselişi ile güneşe tapınan dinleri gördü geleceği gören gözlerim. Nefretle baktım güneşin zirveye yükseldiği o toprağa.

    Tam 90 derece güneyimde Giza piramitleri ve diğerleriyle öfkelendim. Güneş zirvesinde. Tam güneyde. Baktığım yönde güneş dininin sözde tanrılarını gördüm.

    Kayam’ın yolundan çıkardığım Yusuf’u, yükseltmek için bir kuyuya düşürdüm. Yakub’u ardından yolladım. Soyunu çoğalttım, adını “İsrailoğulları” yaptım. Musa’yı oradan çıkardım. Eliyle düşmanımdan intikam aldım.

    Onunla konuşmak için Mısır’dan altın yola, Medyen’e çağırdım. Çünkü tiksindim, yoktu Mısır’da adım. Oysa hepsini ben yarattım.

    “Ey Musa, Hemen geri dön halkımla Doğruluk yoluna, taşı onları Kudüs toprağına”

    Sonra tam 90 derece batıya baktım. Güneş ufukta kayboluyordu. 40.07 enlemi ve altına meleklerle cinler korkup dizildiler. Bir kısmı tam 90 derece sağıma Olimpos adlı bir dağda gizlendiler. Onlara “tanrı” dediler. Oysa tanrı bir tek benim. Güneşin battığı yerde Vatikan’ı ve Roma’yı gördüm. Papa ve rahipler; Vatikan’ın pencerelerinden güneşin doğduğu yöne baksınlar; 90,90 dereceye, iğrenç dikilitaş obeliski ilahi ışığıyla yok edecek olan güneşin doğuşunu görsünler. Çünkü “İsa Tanrı’nın biricik oğlu” dediler. Oysa ben kimseyi çocuk edinmedim. İsa’yı kutsal ruhumla destekledim. Ama tüm inananlar manen çocuklarım gibidir benim. Bağder’de güneşin doğduğu, yükseldiği ve battığı yerde putların merkezlerini gördüm. Elçiler gönderdim. Sahte ilahların hepsini yok edeceğim.

     

     

     

     

    Kayam’ın siluetini Anadolu’nun zirvesinden İstanbul’a yaydım. Kral suretinde meleğim alnındaki kalp işaretini öpüyorken ve dişi melek ardından ona bakarken onları resmettim. Kayam, ayakları altın yol üzerinde, Kayam kıyam halinde. Kaiym’in bedeni ve gözleri Kabe’de.

    Bağder’den tam 618 km yürüdüm. Salamis’e geldim. İsmini Selam ile verdim.

    Bağder’den Tapınağın duvarına tam 1000 km yarattım. Kapısına kadar 365 metre ekledim. Böylece günleri yaratan ve dinin sahibi benim, bilinsin.

    Süleyman tapınağından, Salamis’e, oradan Bağder’e olan ölçünün altın oran olmasını; 1000 ve 618 olmasını istedim.

    Sonra bir diğer evime Kıble Kabe’ye yöneldim. Havarim Barnabas’ın şehri olan Salamis’ten Kabe’ye 1618 km olsun istedim. İsa’yı, havarilerini ve Muhammed’i gönderen benim.

    Süleyman Tapınağı’nın kapısından Kabe’nin kapısına ise her şeyi matematikle ve 10’lu sayı sisteminde yaptığım bilinsin diye özel bir ölçü verdim. 1234567,89 metre olsun dedim.

    Kudüs’te pek çok yerde elçilerimle birlikte yürüdü ruhum. Sahte tanrılara ve cinlere insan kurban eden ahlaksız toplumları yere serdim.

    Tapınağın altına kutsal bir yer altı şehri inşa ettim. Yerin altında olanlar için bir tapınak ve toplanma yeri daha diledim. Kuzeyden ona bir kapı verdim. Bu kapıdan Kabe mescidinin güney kapısına 618 ve 618 km daha olsun istedim.

    Ey İsrail! Mısır’da Goşen’den sizi çıkarıp Kudüs’e getirdim. Goşen ile Kudüs tapınak duvarı arasına 19,168 derece açı verdim. Arasındaki mesafe olarak 7 mim hakkı için 7 kere 7 ve 7 kere km ölçü belirledim.

    Yerleri ve Gökleri 7 kat halinde, 7 günde yaratan ve haftayı 7 gün belirleyen ve sizi Mısır’dan çıkaranın ben olduğunu bilin.

    Harun, Musa’nın duasıyla elçi oldu. Altın yol üzerinde ona bir yer vermedim ama onu ve mezarının yerini kutsadım. Petra’da ona bir yer verdim. Petra’da İsrailoğullarını topladım ve Musa’yı kendime çağırdım. Orada İsa’yı vaftiz ettim. Petra ile ağlama duvarı arasına 161.803 metre mesafe verdim. Böylece anlayın kainatı, güneşi ve işlerinizi düzenleyen Rab benim. Ben geleceği öngörürüm ve düzen veririm.

    Bağder’den 2 küçük altın oran uzağa, Kabe’den ise 1000 km uzağa; altın orana bağlı bir durak daha; Medyen’i koydum. Elçim Şuayb’ı ve Mısır’dan kaçtığında Musa’ya burada yurt ve aile verdim. Ona ilk kez yanan bir ağaçtan bu kutsal topraktan seslendim.

    Altın yol üzerinde dümdüz yürümeye devam ettim; Kabe’ye doğru ilerledim.

    Elçim Salih’in çıkacağı şehir Al-Ula. Kabe’ye uzaklığı 618 km, Bağder’e 1618 km olsun diledim.

    Mekke, Kabe, Kuran, Süleyman tapınağı, Nuh’un gemisi, Ahit sandığı ve kutsal her şeyin şeklini altın ölçüye göre belirledim. Böylece bilinsin tüm dinlerde Rab benim, din benim…

     

    MUCİZELERİN İLHAM EDİLDİĞİ KAYA- KAİYM; MUCİZENİN BİR PARÇASI İLAN EDİLDİ!

    Biz seçilmiş olanın ismini bile bir delil olarak var ettik.

    O’na “Huccetun Kaiym Munta-zar” dedi peygamberin miraçtan verdiği haberle Araplar, “Doğruluk-Erdem” ve “Kayam” dedi İncil ve Tevrat’la Hıristiyan ve Museviler, “Metta’ya” dedi doğunun dinlerinde olanlar.

    İsrail’e kuzeyden geleceğini bildirdik, o tam da kuzeyde değil mi?

    Zerdüşt, adı “Eratemo” olacak demedi mi? Adı “Erdem” değil mi?

    Elçimiz Kral Süleyman kitabında “çocuksuz olan Erdem” demedi mi? O, çocuksuz ve adı “Erdem” değil mi?

    İşte İsrailoğullarını Filistin’de 72 ülkeden topladım, anlaşılsın ki, kayameta günüm yakın. 70 yıl onları beklettim ve adımla size gelecek olanı onlara kuzeyden yolladım.

    Çetinkaya ve Meta birleşsin ve “Çetinkıyamet” için gelecek olan gelsin. Annesi Bağder-i Bala’da, babası Kara Hisar’da doğsun ve ev edinsin.

    Bağder ile Kara köylerinin arasını 161,80 derece olarak belirledim. Altın yol üzerinde ardışık iki köy bilinsin. İki köyde iki evin arası; anneden babaya 1618 + 1618 metre olacak; ilan edilsin. Evlerinin bahçesindeki dev Kaya’ya O gelmeden binlerce yıl evvel bir tapınak inşa edilsin. O Kaya’dan şifacı Kibele’me, ismim adedince 99.000 metre ölçü verilsin ve Kibele’nin ruhu O’nu altın yol üzerinde beklesin.

    .

    Bu köyün kuzey sınırından, Kuzey kutup noktasına 5555 km, güney sınırından ekvatora 4444 km olacak şekilde kıtalara şekil verilsin.

    Baba evinden güney kutbuna 14444 km olsun. 40.07 de olsun evi, 40 yaşında çıksın 7 lerin başı. Takvimler 1440‘ı gösterirken ve 40.00 enlemindeki evinde otururken.

    Bağder’den baktım dünyaya ve tasarladım her şeyi. Kıtaların ağırlık merkezi. Medeniyetlerin ve kıtaların birleşim yeri. Şehirlerin merkezine gönderirim elçilerimi. Dünya şehir olunca burada duracak Kayameta’nın sediri.

    Burası cennetimin başı. Adem’in yaratılış yeri.

    Tüm bunları dünyayı yaratmadan tasarladım. Bunları yapacağımı elçilerin ilklerinden olan İdris’e anlattım.

    Ona vahyettiğim ama kaybolan kitabını Ölü deniz yazmaları arasında ortaya çıkardım.

    Böylece Erdem daha doğmadan kısa süre önce mucizelerim için ona bir zemin hazırladım.

    Okuyanlar hatırlasın; İdris Enok kitabında 618 ile mühürlediğim ayet sayılarına dek şöyle yazmıştı;

    61.8′e kadar
    1.O günlerde o meleklere uzun ölçüm şeritleri (mezurolar-metreler) verildi. Melekler kendilerine kanatlar alıp uçtular ve kuzeye doğru gittiler.

    2.Meleğe sordum: “Neden ölçüm şeritleri alıp gittiler?” O da dedi ki: “Ölçmeye gittiler.”

    3.Ve benimle gelen melek dedi ki: “Doğruların  (elçilerin) ve onların bir birleriyle olan bağlarını ölçecekler ki sonsuza kadar Ruhların Tanrısı’nın adıyla huzur içinde kalabilsinler.

    4.Ve seçilmişler, seçilmişlerle birlikte kalmaya başlayacak.

    5.İnanca o ölçüler verilecek ve doğruluğu, inancı güçlendirecektir. O ölçüler dünyanın derinliklerinin tüm sırlarını ortaya çıkaracaktır. (Bilgi Hazinelerini)

    6.Çölün yok ettiği, vahşi hayvanların yediği, denizdeki balıkların yediği kişiler Seçilmiş Olan’ın gününde dönüp orada dursun diye. Çünkü Ruhların Tanrısı’nın önünde hiçbiri yok edilmeyecek ve hiçbiri yok edilemez.

    7.Ve göklerin üzerinde oturan herkes bir emir aldı; onlara tek bir güç, tek bir ses ve ateşe benzer tek bir ışık verildi.

    8.Sözleri ile önce Seçilmiş Olan’ı kutsadılar, yücelttiler ve bilgelikle onurlandırdılar. Bilgeliği sözlerle, yaşam nefesi ile verdiler. (61:8)

    9.Ruhların Tanrısı Seçilmiş Olan’ı onurlu tahtına oturttu.

     

    Tapınağımı inşa etmesi, milletleri birleştirmesi ve Kudüs’ü tüm milletlere ibadet şehri olarak açması için ona güç verin. İsrailoğulları kanıtlarıma inanırsa; günahlarını fidye karşılığında temizleyecek seçtiğim kulum. Yoksa saati geldiğinde şehirlerinizi yıkacağım. Ateş ve dumanla gelecek azabım.

    Müslümanlara elçimiz Muhammed aracılığı ile söylemiştik. O da müjdeledi ve siz de bu çağda okumuştunuz. Demiştik ki; “Alnında iz, yanağında ve alnında ben, burun başında; alnı altında çukur, gözleri çekik ve siyahı iri, uylukları arası açık, bacağında siyah iz, sırtında ben, kürek kemiği altında yaprak şeklinde siyah ben, 40 yaşında ortaya çıkar ve dünyanın 7000 yıllık ömrü dolduğunda 1400 yılında doğar. Ramazan’ın 23. gecesi, bir kadir gecesi doğar ve ismi söylenir. “Ve böylece her şey önceden haber verdiğimiz gibi gerçekleşmedi mi?

    Haydi aynı özellikte var mı bir insan. Onu çocuklarınızı tanır gibi tanımanız için her şeyi bildirdik. Ama dinlemediniz ve çoğunuz kibirlenerek iman etmediniz. Ona verdiğimiz mucizeleri evvelce çoğunuz kabul ettiniz. Ama O’nu seçtiğimiz size açıklanınca kibirle yüz çevirdiniz. Allah’a “inandım” diyenler; Allah için bile fedakarlık yapmadılar. Biz onun için fedakarlık yapmayacağınızı görmüştük ve size azabı hazırladık. 

    Bazılarınız da “bakalım güçlenecek mi? O zaman, güçlenip dünyada fayda verecek olanın yanında olurum” diye içinizden düşündünüz. Bazılarınız da şöyle dedi. “Ama o çok yalnız, seçilmiş olan yalnız olur mu?”.  Biz sizi apaçık mucizelerle sınıyoruz ve hanginiz kendini Allah’a feda eder diye” gözlüyoruz. Ne kadar katı kalpleriniz. Biz de acı gün; çetinkıyamet’a günü geldiğinde, sizi dinlemeyiz ve görmeyiz. Malları ve canları ile Allah yolunda mücadele edenler ise ebedi ve sonsuz bir saltanat içinde mutlu olacaklar.

    Onun adını ve mahiyetini, akrabalarını ve memleketini Nur 35’de bildirdik. Allah’ın nurunun onda doğacağı bilinsin. Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarsın. Eğer görmesini bilirseniz.

    Kardeşlerim, bu mucizeleri yayarak Allah’ın dinine destek verin. Her gün 40 yere link bırakmak delillerimi kabul ederek kurtuluşa erecek her insana farzdır. Eğer bana yeterince insan destek verirse sizin için kendi kendine yetebilen küçük kentler inşa ederim. Orada sadece sevdiğiniz işlerle ve sanatla meşgul olarak mutlu yaşayabilirsiniz. Kimsenin yalnız ve çaresiz kalmaması için yeni bir sistem oluşturabiliriz. Zor işleri makinelerin yaptığı daha iyi tasarlanmış bir sistem kurabiliriz. Böylece Deccal’in ve değersiz kağıtların kulluğundan kurtulmuş olursunuz.

    Eğer iman ederseniz Rabbin halkı adlı siteye kayıt olun. www.nationsofgod.com

    Her kim de Allah’ın delillerini yalanlar veya destek vermezse o da azaba uğrayacak olanların defterine adı yazılacaktır. Çünkü o insanlığın felaketinin hazırlayıcısı ve ülkeleri yöneten Deccal’in geçici hakimiyetinin askeri olmuştur. Bilin ki sağır olana sağır kalınacaktır. Sizi uyardım, delillerimin bir kısmını gösterdim ve görevimi yerine getirdim. Tüm kitaplarım ücretsizdir. Sitemden makaleler halinde okuyabilirsiniz. Yada dünyaya yayılması, çevrilmesi ve tanıtımı için destek vermek için www.kutsalgizemler.com adresinden indirebilirsiniz.

  • KURAN’DA NİBİRU VE ANUNNAKİLER (1. Kitap 21. Bölüm)

    Günümüzde 8 gezegen ve 3 cüce gezegen ile 11 gezegenin varlığı kabul edilmektedir. Ancak Nasa yakın bir zamanda 12. gezegenin varlığını açıkladı. Henüz görünmese de adına “Planet X” dendi. Ancak bu pekçoklarına göre Kuran’daki 12 kardeşin 12 gezegeni temsil etmesi tasviri ile “Nibiru” olarak Sümer’deki bazı yazıtlarla ilişkilendirildi. 

    Musa, Nibiru’dan geldiğine inanılan Annu’ların ve soylarının ilahlaştırıldığı toplumlara savaş açmıştı ve halkı da bu inançlarını kolay bırakamadılar ve sık sık boğa tapımına ve baal’e geri döndüler. Baal Anunna, tanrılarından Enlil’İn ismiydi. Ama kitabelerde hiç bir zaman Tanrı olduğunu söylediği ve insanlara secde ettirdiği yazmamaktadır. Hatta “Me” adı verilen kutsal kitapları okumakta ve sonsuz bir yaratıcıya inanmaktadırlar. Ancak insanlar zamanla onları ilahlaştırıp tapmaya başladılar.

    Taha 88

    “İşte sizin ilahınız da, Musa’nın ilahı da budur, (Baal, boğa) ne var ki Musa geçmişteki bu gerçeği unuttu!” dediler.

    Taha 20.91

    قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّىٰ يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَىٰ

    Onlar, Mûsâ, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele tapmadan kesin olarak vazgeçmeyiz.

    2091 tarihini işaret eden bu ayette İsrailoğulları zahiren Musa dönene dek dese de; batın manada Allah, Nibiru dönene dek tapmayacaklarını izah etmişti. Peki neden Nibiru boğa şeklinde bir sembole sahipti.

    Sümer tabletlerinde; tüm sözde tanrıların babası olan Anu’nun boğa olduğunu ifade eden onlarca farklı satır ve şiir bulunmaktadır. Hatta Enki dahi kendisini “Boğa’nın dölüyüm” diyerek över. Boğa kültü Sümer’den Roma mitolojisine geçmiş ve Zeus gibi sözde baş tanrılar boğa şeklinde insanlara görünmüşlerdir.

    Bu nedenle Nibiru’ya ve tanrılarına atfen Boğa kültüne tapmaktaydılar. Lakin bilmedikleri gerçek şuydu.

    İsra 57-58

    Onların taptıkları, öyle varlıklar ki bizzat kendileri de hangisi daha yakın acaba diye Rablerine ulaşmak için bir vesile arayıp durmadalar, onun rahmetini ummadalar ve azabından korkmadalar. Şüphe yok ki Rabbinin azabı, çekinip kaçınmaya değer bir azaptır.. Hiçbir şehir yoktur ki biz o şehri, kıyametten önce helak edip hak ile yeksan etmeyelim, yahut şiddetli bir azaba uğratmayalım. Bu, kitapta yazılmıştır, taktir edilmiştir.

     

    Kuran’da “Nibiru” kelimesinin geçtiği 2 ayetten öteki ise şudur;

    Hadid 57:22

    مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مِنْقَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌۚ

    Yerde ve sizin nefislerinizde hiçbir musibet olmaz ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır.

    Buradaki batıni mana ise Nibiru’dan görevli olanlar gelip de kendilerine benzeyen insanı çamurla karmadan ve ortaya çıkarmadan evvel daha insanlığın kaderi çoktan belirlenmişti. Ne tür azaplar ve sıkıntılar yaşayacağı takdir edilmişti.
     

    3600 YILLIK DÖNGÜLER; ŞAR

    Anunnaki kralları 3600 yıllık bir “şar” dedikleri döngülerde seçiliyordu. Bazı krallar 2 şar bazıları 10 şar krallık yapıyordu.

    Bu saltanat sürelerinin fantastik biçimde uzun oluşlarındaki en çarpıcı nokta, bunların, hiç istisnasız, hep 3.600 sayısının katları olmasıdır:

     Alulim – 8 x 3.600 = 328.800

     Alalgar – 10 x 3.600 = 36.000

     Enmenluanna – 12 x 3.600 = 43.200

     Enmengalanna – 8 x 3.600 = 28.800

     Dumuzi – 10 x 3.600 = 36.000

     Ensipazianna – 8 x 3.600 = 28.800

     Enmenduranna – 6 x 3.600 = 21.600

     Ubartatu – 5 x 3.600 = 18.000

    Toplam 432 bin yıl 120 şar.

    3.600 sayısı Sümerce’de büyük bir daire olarak yazılır. Gezegenin sıfatı olan şar (“en üstün hükümdar”), aynı zamanda “mükemmel bir çember”, “tamamlanmış devir” anlamına da gelir. Aynı zamanda “3.600” rakamı anlamındadır.

    Ve bu üç terimin tanımı, yani gezegen/yörünge/3.600 sadece bir rastlantı olamaz.

    Babilli rahip-gökbilimci-bilgin Berossus, Tufandan önce Dünya üzerinde hüküm süren on hükümdardan söz eder. Berossus’un yazılarını özetleyen Alexander

    Polyhistor şöyle yazar: “ikinci kitap, Kaideli on kralın tarihidir ve her birinin toplam yüz yirmi şar ya da dört yüz otuz iki bin yıl süren saltanatı, Tufan zamanına dek varır.”

     Aristo’nun bir öğrencisi olan Abidenus da toplam saltanat süreleri 120 şar olan Tufan öncesi on hükümdardan söz eden Berossus’tan alıntı yapar. Bu hükümdarların ve şehirlerinin kadim Mezopotamya’da olduğunu açıklar:

    Diyarın ilk kralının Alorus olduğu söylenir… On şar hüküm sürdü.

    Bir şar, üç bin altı yüz yıl diyerek ölçülür.

    Tekvin Kitabı (Bab 6) insanoğluna karşı ilâhî tavır değişikliğini anlatır. “Ve Rab yeryüzünde İnsanı yaptığına pişman oldu… Ve Rab dedi: Yarattığım adamı toprağın yüzü üzerinden sileceğim.”Ve Rab dedi: Ruhum adamı ebediyen korumayacaktır; hata yaptı, çünkü etten bedendir. Ve günleri yüz yirmi yıl idi.

    Tevrat’ta insanın ömrünün 120 yıl olarak belirlendiği görülür. Ancak kutsal kitaplarda ismi geçen pek çok seçilmişin ömrünün 1000 yıla kadar çıktığını görmekteyiz.

    İnsan ortalama 50-70 yıl yaşadığına göre bu ortalama bir ömür de değildir. “E, uzun” desek günümüzde bile 140’a yaklaşmış insanlar vardır. Öyleyse nedir bu 120?

    Aristo’nun bir öğrencisi olan Abidenus da, toplam saltanat süreleri 120 şar (432 bin yıl) olan Tufan öncesi on hükümdardan söz eden Berossus’tan alıntı yapar. Bu hükümdarların ve şehirlerinin kadim Mezopotamya’da olduğunu açıklar:

    İlk insan (Adem değil) ile Nuh arasındaki zaman 120 şar yani 120 anunnaki yılı idi. Dünya zamanına göre 432.000 yıl yapıyordu. Söz konusu Tevratta geçen 120 yıllık sınırda tüm insanlığın ömrünün sınırıydı.

    Ancak Allah, Nuh sebebiyle insanlığa acıdı ve Efendi Enki’nin sözünü Nuh hariç gerçekleştirdi. 120 şar olunca insanlık bitti ve daha üstün bir yaratılışla Nuh soyundan yeni bir insanlık doğdu.

     

    2091 YILI NEYİN İFADESİDİR?

    Kutsal metinlerde Rab 2 dönemde insanlarla doğrudan konuşmuş ve onlara görünmüştür. İlki Mö 3750 ‘de Adem as. döneminde. İkincisi Mö 1506’da ölen Yakup zamanından, -1300 civarı ölen Musa zamanına dek, ortalama 300 yıl boyunca zaman zaman peygamberlerine kendini göstermiştir.

    Bu durumda Adem’den sonra ilk kez Yakup’a Mö 1550’lerde kendini gösterdiğini düşünebiliriz. Tevrat’a göre Rab kendisini Yakup’a bir insan suretinde göstermiş ve onunla güreşmiştir. O günden sonra adı Yakup değil İsrail olur Rabbin buyruğu ile ve o güreşte uyluk kemiği çıkar. Kemiği çıkmasına rağmen güreşi bırakmaz ve sonunda Rab acıyarak ona; “bırak artık gideyim” der.

    Bu olay Yusuf’un doğumundan sonra ve kuyuya düşmeden önce küçük bir çocukken olduğundan en iyi tahmin Mö. 1550 yılıdır. Sonraki 250 yıl boyunca bir çok peygamber gelmiştir. Yakup’u kavminin ve 2 ordunun kralı, Yusuf’u Mısır lideri haline getirmiş. Musa ile de yüz yüze görüşmüş ona kendi eliyle yazdığı tabletleri vermiş ve 70 kişi ile birlikte dağda görüşmüştür. Musa da, kendine inanan yüz binlerce İsrailoğlunun kralı gibidir.

    Rab 1550’de ikinci kez dünyada görüldüğüne ve kralları 3600 yıllık döngülerle belirlediğine göre 30 yıl içinde gelişi beklenmektedir. Ancak o göründüğü yıldan ne kadar evvel dünyada tecelli etmişti bunu bilmiyoruz. Bu nedenle en uzun 30 yıl olması gereklidir.

    1. ve insanlık tarihinin kıyametindeki gelişinde yeryüzünde 1000 yıllık yani bir günlük kıyamet gününü başlatacağı ve tüm düşmanlarını dünya çapında yok edeceği bilinmektedir.

    1550+3600=5150 MÖ (Adem’in yaratılışı ve ölümünden sonra yazının ve medeniyetin yaygınlaşması)

    1550+2020=3570 (Yakuptan bu güne)(3600 e kalan süre en çok 30 yıl eğer takvimde söylendiği gibi sapma varsa 2090’lar??)
     

    ANUNNAKİLERİN DURUMU

    Enlil’in ve Marduk’un zamanla “Baal” isimle puta döndüğünü bilmekteyiz. Allah, Kuran’da Baal’e tapılmasını yasaklamıştır. Ve insanların putlaştırıp taptıklarının da Allah’ın rızasını arayan kullar olduğunu bildirmiştir. Her coğrafyada farklı isimler ve kişiler olsa da, bunlar ya melek, ya cin, ya peygamber yada yüceltilen krallardı. Her biri farklı bir görevle gönderilmiş ve Allah’a hizmet etmekteydiler.

    Anunnakilerin dahi “Me” adı verilen kutsal kitapları olduğu ve mutlak bir yaratıcıya taptıkları bilinmektedir. Ancak onlar dahi bir elçi olmaksızın onunla konuşamazlardı ve tek yapmaya çalıştıkları hayatta ve rahat içinde kalmaktı. Eski çağlarda anlatılan mitolojiler her kültür ve zamanda, bir miktar da değişmiş ve birbiri ile çelişen özellikler arz etmektedir.

    Eski tabletlerde yazılan her şeyi doğru düşünmemek gereklidir. Örneğin yıldızların bazı sözde tanrıların göz yaşlarından yaratılması yada dünyadaki büyük nehirlerin aramızda yaşayan ve insan gibi olan bazı sözde tanrıların menisinden var olması gibi pek çok tablet yazısı şeytan ürünüdür. Baal, Marduk ve Enlil gibi sözde ilahlara inanan toplumlar insan kurban etmeyi, fahişeliği, ensestliği ve cinsel ayinleri kutsallaştırmış ve ahlaktan yoksun bir dünya var etmeye çalışmışlardır.

    Allah, zamanla çarpıtılmış ve yalanlarla doldurulmuş, ahlaksızlığa yol açmak olsun diye manipüle edilmiş, bu çoğu uydurulmuş hikaye ve kurallarla dolu dinlerle savaşmıştır.

     Allah, melekleri aracılığı ile kontrol ettiği doğa ve yaratım olaylarını anlatırken, “biz yaptık” diyerek anlatmaktadır. Onları kendi emriyle yönlendirdiği ve güçlerle donattığı için yapan hakiki manada Allah’tır.  Hatta Allah, Hz. peygamberin Hz. Hatice ile evlenerek zenginleştirilmesi işini dahi “biz yaptık” diyerek anlatır. Aslında gördüğümüz her şeyi Allah’ın yarattığını, sadece vesileler var ettiğini ama insanların yada varlıkların bunu kendileri yapıyor gibi gösterildiği Kuran’da bildirilmiştir.

  • TANRIYI ARAYAN ADAM (1. Kitap 20. Bölüm)

    Bir adamın hikayesi ilham olundu ki, o herkesin hikayesidir. Ve bu hikaye hiç bitmeyecek!

    Adam, Tanrı’dan bir ses duymak için göğe bakıyordu. Melek ona baktı ve şöyle dedi “O şah damarından daha yakınım derken bu garip değil mi?”, Sonra adam Tanrı’yı görmek için dağlara çıktı. Melek ona baktı ve “nereye dönersem yüzüm orada demişken bu garip değil mi?

    Melek adama acıdı ve kulağına fısıldadı. Etrafındaki ve ruhundaki büyük gürültüyü susturduğunda, onun sana bin yıldır seslendiğini göreceksin” Adam irkildi ve yalvarmaya başladı. Ey efendim ayaklarına kapanayım bana sırrı öğret daha çok anlat.

    Melek ona acıdı ve “Sadece Rabbine tapın, her görünen O’nun yansıması olsa da; sen ‘Güneş’ diye Aya kucak açma.” Ve sözüne devam etti adamın göz yaşlarını ve 40 yıllık çilesini görüp. “Sen onu 40 yıldır, O da seni 40 yıldır, arıyor, neden ondan kaçıyorsun?” Adam “Kaçtığımın farkında değilim” Melek; “Aramak, kaçmaktır”, “Bulmayı dene”, onunla onu bulmuşcasına, içindeki sese kulak vererek konuş ve onu dinle, derinlerde karanlıkta kendini susturmayı dene. Çünkü o bir insanın sözünü asla kesmez.”

    Adam bir koyu karanlık yer buldu öyle sessizdi ki. Kendine, beynine, ruhunun derinliklerini bir baktı “anılar, acılar, heyecan ve ümitler, hesaplar… İçi adeta bir çöplüktü” Geçmişini ve hatta kendi varlığını unutmaya yok etmeye ve sadece kendisini Yaratıp içine gizlenen ve Her yerde olan ilahın konuşmasına izin verecekti.

    Sustu…! Hayalleri, sesi, düşünceleri tastamam sustu…! Arayıp duran beyni ve fikri titremeye başladı ama o yine de sustu onları bile görmezden geldi, unuttu! O an içinden bir coşku ve duygu denizi tüm benliğine doğru saçıldı. Kendini yok ettiği o anda gördü ki “O zaten ….’ydı.”

    Eliyle dağları bir kenara atamıyordu evet, yada rüzgara yön veremiyordu. Ama bu oyunlara ne gerek vardı ki? Onları zaten düzeninde idame ettiren mükemmel bir idareci vardı. O, insanı ruhuna dost bir ruh olarak kendine benzer yaratmıştı.

    Ve insan sonunda onu dinlemeye ve onun ilahi coşkusunu tatmaya başladı. O karanlıkta aydınlık, sürekli sonsuz bir mutluluk ve huzurla kaplıydı.” ( Erdem Ç. Meta)

  • OM MANİ PADME HUM; MUHAMMED APİ NAMMU; MUCİZESİ (1. Kitap 22. Bölüm)

    Budizm’in en kutsal mantrası; “Om mani padme hum” (Sağdan sola, ilahi alfabelerin düzeninde okununca “Muhammed Api Nammo” olarak okunur. (“Nammu”, Sümer’de yaratıcı Tanrıdır. “Midra” da tersten “Erdem” diye okunur)

    Orijinal

    Sanskritçe

    om mani padma hum

    Aşağıdaki videoda ünlü Budist lider Dalai Lama’nın geleneksel anlamı hakkında yapmaya çalıştığı açıklamayı dinliyoruz. Bugüne dek onun manası “nilüfer içindeki inci” demekti. Umuyorum ki o incinin Muhammed Peygamber olduğunu dünya anlayacaktır. Onlara Allah’ın lütfu ve ilhamıyla yüzlerce kanıt daha sunacağım.  (inşallah)

    https://www.youtube.com/watch?v=6pAZH23YSyU

    Mantra Hindistan’da Sanskritçe dilinde ortaya çıktı. Buda’nın öğrencilerine emanet bıraktığı bu mantra, yani sürekli tekrar edilen kutsal zikir; geleceğe barışı ve tüm dünya dinlerine kucak açmayı miras bırakıyordu. Bu zikir tersten okununca (Muhamed api Nammu) olarak seslendirilmektedir. Yani Nammu’ya ulaştıran Muhammed. Nammu İbrahim’in kavmi Sümer’de her şeyi yaratan eşsiz ve ortaksız mutlak tanrının ismiydi. Muhammed ise tüm dünyadaki tüm kutsal kitaplara, tek ilaha yönlendiren ve mucize göstermiş tüm elçilere inanmayı emretmiş, kucağını tüm insanlığa açmış bir merhamet peygamberiydi.

    Yani Buda, bu zikir ile yeryüzündeki tüm elçileri kabul eden Muhammed’i ve her şeyi yaratan tek tanrıyı kendisine inanan tüm insanlara miras bırakmıştı.

    Göklerde tüm yazılar İbranice ve Arapça gibi sağdan sola yazılır. Ama dünya soldan sağa yazılan diller kullanıyor. Eski doğu dinlerinde beklenen kurtarıcının adı olan “Mitra” da böyledir.  “Erdem” kelimesini Arapça olarak yazın ve SAĞDAN SOLA okuyun. “Medre” yada “midra” olarak yazılır. Arapçada sessizlere ses veren harekeler olmadığından “midra” ile “erdem” kelimesinin sağdan sola yazılışının aynı olduğu görülecektir.

    “Api” kelimesi hakkında sözlük bilgisi;
    “Yakın veya üzerinde yerleştirerek ilhak, birleşen vb yakınlığı, e ulaşan ifade” gibi anlamlara gelmektedir.
    https://www.sanskritdictionary.com/?iencoding=iast&q=api&lang=sans&action=Search

    Nammu ilk dönem Sümer tabletlerinde her şeyi yaratan ilah olarak karşımıza çıkar. Nammu’nun tüm tanrıları (büyük melekleri) yaratan Tanrı olduğunu anlatan birçok ilk Sümer dönemine ait kaynaklardan bir kaçı;

    http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTmFtbXU

    Ünlü Sümerolog ve tarihçi Kramer “Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki” isimli kitabında bir Sümer tabletindeki şu çevirisini not düşmüştür;

    Tablette şöyle yazılıdır;

    Nammu ilksel ana, bütün büyük tanrıları doğurmuş olan, tüm tanrıların gözyaşını oğluna (Enki’ye) getirdi:

    – “Sen, sere serpe yatan, sen uyuyan, sen uykusundan uyanmayacak olan: Tanrılar “benim elimden çıkanlar” …dövünüyorlar.

    Sümer tabletindeki bu metinden anlıyoruz ki; insanlar o zamanlar doğayı kontrol eden melekleri yaratılmış oldukları bildikleri halde “Tanrılar” olarak isimlendirmektedir. Bu ifade onların her şeyin üzerinde mutlak bir güç ve yaratıcılığa sahip olmadıklarını ve onların da yaratılmış olduklarını bildikleri ama saygı duydukları anlamına gelmektedir. Metnin devamında Nammu, tüm tanrıları yani melekleri kendi elleriyle yarattığını ifade etmektedir. Demek ki; “Nammu Tanrıları doğurdu” derken bir kadın gibi yada tanrıça vasfıyla olan bir doğurma değil yine o günün diline özel olarak var oluşuna “elleriyle yaratarak neden olma” da “doğurma” olarak isimlendirilmektedir. “Oğul olma” kavramının da, hem Sümer metinlerinde hem de onun kavramlarıyla etkilediği Tevrat’ta, aracısız elleriyle yaratılmış olmaktan doğan, soyut bir kavram olduğu da anlaşılmıştır.

    Buda, Hz Muhammed’den yaklaşık 1000 yıl önce yaşamıştı ve yaşadığı çağda Nammu’yu duymuş olmalıydı. Çünkü orta doğudan göç eden veya ticaret maksatlı gelen pek çok Sümerli dinleri hakkındaki bilgiyi de yanlarında getiriyordu.  Her dilde kelimelerin söylemi bir kaç harfle değişmiş olabilse de ortadaki benzerlik tesadüfe asla yer bırakmamaktadır.

    Keşif: Erdem Çetinkaya Meta (Metta; Doğu dinlerinin kutsal metinlerinde beklenen kişinin soy ismi olarak “Metta” bildirilmektedir)

  • ALLAH KATINDA PEYGAMBERLERDEN ÜSTÜN KİŞİLER KİMLER? (1. Kitap 18. Bölüm)

    Bu konuyu anlatıyorum ki, Allah’ın bazılarını daha doğuştan peygamber seçmesi, mucizelerini ve meleklerini göstermesi suretiyle onlara iltimas geçtiği düşünülmesin. Herkes kendi konumuna göre değerlendirilecektir. Kişi ister dünya ister göksel güzellikler elde etsin. Her birinin üzerinde bir ağırlığı olacaktır ve hakkını veremediğinde onun aleyhine dönüşecektir.

    Size peygamber olmadığı halde resul ve nebilerden, yani peygamberlerden daha üstün insanlar olabileceğini, ahirette onların üstünlüğünü gören şehitler ve peygamberlerin bile onlara gıpta ile bakacaklarını müjdeliyorum. Nedenlerini ve hikmetlerini hem Kur’an hem de hadislerle açıklayacağım.

     CENNETİN EN YÜKSEK MAKAMLARI GURFELERDE OTURANLARINDIR

         FURKAN 25:71-75

         Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler. Ve onlar: “Rabbimiz, eşlerimizden ve zürriyyetimizden bize göz aydınlığı bağışla ve bizi muttakilere (takva sahiplerine) imam kıl.” derler. İşte onlar (cennette), sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamlarıyla (gurfelerle) mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.

    Ayette “gurfe” kelimesi ile ifade edilen sözcüğün manası; “çatı katı, en üstte yer alan bölüm” manasına gelmektedir.

    Ayette, bu kişilerin imam olma arzusunda olduklarını bunun için samimi bir çaba içinde olduklarını görmekteyiz. Bu elbette bildiğimiz maaşlı çalışan cami imamı değildir. İmam kelimesi Arapça ˀamma أمّ  “gitti, vardı, önden gitti” fiilinden türetilmiştir. Bu fiilin sonuna “MİM” harfi eklenerek önden gitti kelimesine fiili yapanın ifadesi seçilmişlik harfi eklenmiştir. Yani bizi öncüler, dinde en ileriye giden ve seçilmiş olanlardan, mim olanlardan kıl manasına da gelmektedir. Pek çok çevirmen bu kelimeyi imam kelimesi ile değil öncü kelimesi ile çevirmiştir.

    Özelliklerini listelersek;

    – Tevbe etmiş ve salih kimselerdir.

    – Yalancı şahitlik etmez

    – Boş söz ve hakarete cevapla uğraşmaz, vaktini boşa harcamaz.

    – Allah ile ilgili her söz ve bilgi ile çok yakın ve istekle ilgilenirler.

    – Takva sahiplerinin öncüleri, liderleri, imamları olacak düzeyde bir arzu, çaba içindedirler.

    “O gün her topluluğu kendi İmamı ile çağıracağız.” (İsra Suresi / 71)

         5102 – Mugire İbnu Şu’be radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

         … (Hz. Musa Allah’a katında en üstün derecesi olan kişiyi sordu) Musa; “Ya derecesi en üstün olan?” “-İşte irade ettiklerim bunlardı. Onların keramet fidanlarını (fidan tevratta mesih’in bir kaç isminden biridir) kendi elimle diktim ve üzerlerine mühür (hatem) vurdum. Onlara hazırladığımı, ne bir göz görmüş ne bir kulak işitmiştir, hiçbir beşer kalbine (mührün sırrı) de hutur etmemiştir.”

         Müslim, İman 312, (189); Tirmizi, Tefsir, Secde, (3196).

    Hz. Musa’nın cennetteki derecesi en düşük ve en yüksek kişiyi Allah’a soruşunu ve aldığı cevapları anlatan hadiste, çok sırlı bir anlatımla karşılaştık.  Mucize değil kerametten bahsetmekte ve bunları sağlayan fidanlardan bahsetmektedir. Fidan, Tevrat ve Ahitte adı geçen kurtarıcının isimlerinden biridir. Tevratla ilgili bölümde “fidan” isminin kökeni ile ilgili genişçe bir bilgiye yer vereceğim.

    GURFELERDEKİ KİŞİLERİN DİĞER ÖZELLİKLERİ İSE HADİSLERDE TARİF EDİLMİŞTİR

    Sehl İbnu Sa’d (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”Cennet ehli, gurfelerde kalanları seyrederler, tıpkı gökteki yıldızları seyretmeniz gibi.”

    Ebu Said (radıyallahu anh.) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”Cennet ehli gurfelerde kalanları (ehl-i guraf) görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı, (gurfe ehlini) böyle yukarıda gösterir.”Bunun üzerine Ashab: “Ey Allah’ın Resulü! Bu söylediğiniz, peygamberlerin makamı olmalı, başkaları oraya ulaşamamalı!” dedi. Ancak peygamberimiz (a.s.) : “Hayır! Ruhumu kudret elinde tutan Zat’a yemin olsun ki ! Gurfelerde kalanlar (peygamberler değiller), Allah’a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir” buyurdular. “

    6 Buhari, Bed’ül-Halk, 8, (IV, 889)

    Belki de şaşırdınız, peygamberlerin bile gıpta ettiği insanlar mı var? Onlar bile tüm cennet ehli ile birlikte gökteki yıldızlara bakar gibi gurfelerdekilere bakıyorlar. En güzel açıklamayı yine Allah’ın resulü yapmaktadır.

     

    İMANIN VE TAKVANIN EN GÜZELİ

    Resulullah(s.a.v)Ashab-ı kiram’a ”Hangi iman daha güzeldir? ”diye sordu. Onlar ,”Meleklerin îmanı”diye cevap verdiler. O ‘Onlar melekût alemini gördükleri halde onların imanında şaşılacak ne var?” buyurdu.

    Sahabe_kiram ‘Öyleyse peygamberlerin imanıdır’ dediler. O: ‘Onlar Allah’ın hitabını işitiyorlar bunda şaşacak ne var?’ buyurdu. Bunun üzerine ‘bizim imanımız’ dediler.

    Resulullah (s.a.v) ‘Siz beni ve mucizeleri gördünüz, sizin imanınızda şaşacak ne var? buyurdu.

    Bunun üzerine sahabe-ı kiram Ya rasullullah hangi iman daha guzeldir diye sordular,  Rasullullah (s.a.v): “Benden sonra gelecek olan ve beyaz bir kağıt üzerindeki satırlara iman edecek olanların imanıdır.” buyurdu.

    Ebû Said’l-hudri (r.a) şöyle anlattı: Bir adam Resullullah (s.a.v) e ‘Ya resulullah ! Seni görüp sana iman edenlere ne mutlu! dedi. Resulullah (s.a.v) ‘Beni görüp de bana iman edenlere müjdeler olsun.’ Böyle dedikten sonra: “Beni görmeyip de bana iman edenlere yedi kere müjdeler olsun.” buyurdu.

    Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyruldu:”Benden sonra gelecek olan ve içlerinde ailesi ve malları karşılığında beni görmeyi arzu edenleri severim.”

    İNSANLARIN EN ÜSTÜNLERİ HAKKINDAKİ ADALET

    Allah’ın hikmetsiz, adalet ve bilgiye dayanmayan, ölçüsüz ve nizamsız, sebepsiz ve mantıksız hiç bir işini göremezsiniz. Onun her kararı hayranlık uyandıran bir akla ve gerçek sebeplere bağlıdır.

    Herkes kendi durumu içinde değerlendirilip ölçülür. İki kişi düşünün ki; kral ilkinin yanına askerler, resmi belgeler vermiş, kendisini sarayında ağırlayıp krallığının gücünü göstermiştir. Ta ki şüpheye düşmeden görevini yapsın. Bir kişi de vardır ki bunların hiç birini görmeden, ömrünü, malını canını onun işlerine harcasın. Hem de “bana aynı imkanlar verilmedi” demeden. Üstün olan kul da işte böyle, sanki peygambermişçesine Allah yolunda ömrünü, malını, canını harcar. Üstelik kendisine sahifeler gelmedi diye isyan etmeden, şikayet etmeden. Tevazu dolu bir şekilde “bir bildiği vardır” diyerek. Kıyası Allah resulü yapmış ve hakikati bize bildirmiştir.

    Son sözü yüce Allah’a bırakarak üstünlüğün peygamberlikte mi, yoksa her insanın çabasında mı gizli olduğunu bize anlatsın.

         Hucurat: 13

         Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, (Allah’tan) en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.

         Necm: 39

         Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur.

       (Doğuştan, çalışmadan elde edilmiş bir üstünlük yoktur)

    Hadis-i Şerif:

    Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri’ne öğüt ve nasihatte bulunurken, kurtuluşa erişebilmesi için ona âhir zamanda gelecek olan bu topluluğa uymasını tavsiye etmiş ve onların kimler olduklarını açıkça ifşâ ederek şöyle buyurmuştu:

    “Ey Ebu Hüreyre! Sen, insanlar çekindikleri zaman çekinmeyen, insanlar ateşten emin olmak istediklerinde korku duymayan topluluğun yolu üzerinde bulun!”

    Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- dedi ki:

    “Yâ Resulellah! Onların vasfını bana anlat ki onları tanıyayım!”

    Buyurdu ki:

    “Onlar benim ümmetimden, âhir zamanda gelecek bir topluluktur ki; kıyamet gününde, tıpkı peygamberlerin haşrolunduğu gibi haşrolunacaklardır. İnsanlar, durumları gösterilip de onları gördükleri zaman, onların peygamberler olduklarını sanacaklar. Tâ ki ben; ‘Ümmetimdir, ümmetimdir!..’ deyip de kendilerini tanıtıncaya kadar… Nihayet halk onların peygamber olmadıklarını anlayacak. Şimşek ve rüzgâr misâli geçip gidecekler, nurlarından mahşer ehlinin gözleri kamaşacak!”

    Dedim ki; “Yâ Resulullah! O hâlde bana onların yaptıklarına dâir bir misal ver de, ben de onlara katılayım!”

    Buyurdu ki:

    “Ey Ebu Hüreyre! Bu topluluk, zor ve güç bir yola girerek peygamberlerin derecesine kavuşurlar. Allah kendilerini doyurduktan sonra açlığı, giydirdikten sonra çıplaklığı, içirdikten sonra susuzluğu tercih ederler; Allah’ın katındakine ümitlerini bağlayıp bunları terkederler. Hesabından korku duyarak helâli dahi bırakırlar. Dünyaya sadece bedenleri ile ilgi gösterirler, onun herhangi bir şeyiyle iştigâl de etmezler.

    Onların Rabb’lerine olan itaatleri karşısında, melekler ve peygamberler dahi hayrete düşer. Ne mutlu onlara, ne mutlu onlara! Allah’ın, onlarla benim aramı birleştirmesini ne kadar çok isterdim!”

    Sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara duyduğu iştiyaktan dolayı ağladı ve daha sonra şöyle buyurdu:

    “Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir. Onun için ey Ebu Hüreyre, sen onların yolu üzerinde bulun! Onların yoluna karşı gelen, vereceği hesâbın şiddetinden tir tir titreyecektir!” (el-Vesâyâ li-İbnü’l-Arâbî, Hâlet Ef. no.: 198/2, 486a yaprağı)

  • GÜZEL BİR HAYAT YAŞAMANIN SIRRI (KURAN’DAN -TEST ETTİM) (1. Kitap 17. Bölüm)

    Allah Kuran’da, “kim o işi yaparsa ona güzel bir hayat yaşatırız” diye vaat etmiştir. Refah hayat yaşatan O sırlı iş nedir? Ben Erdem Çetinkaya Meta, 9 yıl maliyede vergi memurluğu yaptım ve 1997’de istifa edip şirketimi kurdum. Ayette yazan ama hemen herkesin yanlış anladığı o sırlı şeyi keşfedip yaptığım son 12 yıldan beri hayal edemediğim bir çok şeye ve refaha kavuştum. Ayrıca 12 yıldır bir kaç kez grip olmak haricinde hasta olmadım çok şükür. Sizlere asla yalan söylemeyen yüce Allah’ın, Kuran’da vaad edip müjdelediği ve benim de şahit olduğum bu sırrı sizlerle ücretsiz paylaşıyorum.

    ALLAH’IN BU DÜNYADA DAHİ, GÜZEL BİR HAYAT VAADİNE ULAŞMA SIRRI

    Memurken babamın da maaşı olmasına ve aynı evde yaşıyor olmamıza rağmen geçinemiyorduk ve eski bir araba bile alamıyorduk. Evimiz güneş girmeyen ve penceresi 1 metre uzaklıktaki duvara bakan bir evdi. Genç bir memurdum ama çok mutsuzdum. Her işim ters giderdi. İstifa etmeden önceki bir yıl çok zor geçti. Uzun süreler hastanede yattım.

    Ben de herkes gibi inançlı olduğunu düşünen sıradan bir Müslümandım. Elbette insanın hayatında dalgalanmalar oluyordu ve aynı hassasiyetle dininizi yaşayamadığınız gevşeme dönemleri de olabiliyor. Ama ben, Allah’ın o emrini yerine getirince hayatımda inanılmaz büyük bir fark oluştu. Sağlık sorunlarımdan tamamen kurtuldum çok şükür ve 12 yılda 3-4 kez ancak grip olmuşumdur. O bile bir iki günde geçip gider.

    Maddi olarak neler elde ettiğimi saymak burada övünmeye girer.

    Bence asıl dünyevi zenginlik; çok para kazanmak asla değildir. Zengin de değilim. Elbette yeterince kazanmak ve kimseye muhtaç olmamak gerekir. Ama beni en çok mutlu eden ve en çok şükrettiğim şey şudur ki; “sevdiğim işi yaptım”. Yani çalışırken eğleniyor gibi hissettim. O anlar bir an önce bitsin dediğim zamanlar değildi. Tam tersine uykum bile geldiğinde “bi kahve içip ayılıp devam edeyim” diyecek kadar sevdiğim işler yaptım. Tanıtım, tasarım ve yazılım işleri bana zevk veriyordu. Kalan zamanlarımda para kazandırmasa da Allah’ın ilmini öğrenmeyi ve araştırmayı yazmayı seviyordum.

    Yılın sadece bir ayı sevdiğim şekilde çalışıp kalan 11 ayı Allah’a hizmet etmekle ve ilim öğrenmekle, kitap yazarak geçirmeye başladım. Bu arada yanlış anlaşılmasın, kitap yazarak para kazanan biri değilim. Hepsini ücretsiz olarak PDF şeklinde sitemde vermekteyim ve son 11 yılda satışa çıkardığım hiç bir kitabım yok. 12 yıl önceki kitabımından elde edilen küçük gelirinin de, reklamı için harcanmasını talimat verdim.

    Araştırdığınızda göreceksiniz ki, ben tanıtım filmleri, tasarım ve yazılım işleri yaparak kazanan biriyim. Yurt içine ve yurt dışına bu konularda ticari ürünler sunuyorum. Hatta kitabımı 2 saatlik bir belgesel haline getirmek için küçük bir servet harcadım, bir çok dile çevirttim ve youtube’da ücretsiz yayınlıyorum. Youtube’da para kazanma özelliğim de kapalı.

    Benim için iş hayatında son derece önemli olan husus şuydu. Sürekli çalışıyor, kapalı bir alana kısılıyorsam, trilyonda kazansanız kıymeti yoktu. Kölelik bedeli ölçülemeyen bir şeydir. Bir CEO olabilirsiniz, maaşınız 5 haneli olabilir. Ama istediğiniz zaman çıkıp bir parkta bile dolaşamıyor ailenize yeterince vakit ayıramıyorsanız, çalışacağınız zamanları keyfinize göre siz seçemiyorsanız, kölesiniz demektir. Köle de, zaman, mutluluk ve huzur fakiridir. Bankada birikmiş bir sürü sayı ve kağıt parçasının size ciddi bir faydası olmaz. Bu nedenle ben geçim için yeterli düzeyde çalışıp kalan zamanı büyük ve bana mutluluk veren ideallerim için çalışacak şekilde bir hayat planı oluşturdum.

    Arapça’da “kul” yani “abd” kelimesi; “köle” veya “hizmetçi” ile aynı anlamda kullanılır. Şimdi beni insanlara kul olmaktan kurtaran özgür kılan, Allah’ın Kuran’da anlattığı o sırrı anlatacağım. Ve beni sadece kendisine kul ve köle yapmakla şereflendirdiği için ve kendi zatına hizmeti bana çok sevdirdiği için ona şükürler olsun.

    AYETTE NE DİYOR? 

    “Men ‘amile sâlihan (salih amel) min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe (güzel hayat)

    16.97

    Diyanet İşleri Meali (Yeni)

    Erkek veya kadın, kim mü’min olarak “amile sâlihan yaparsa”, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

    Süleyman Ateş Meali

    Erkek ve kadından her kim inanmış olarak “amile sâlihan yaparsa” , onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız, onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz.

     

    SALİH AMEL DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ ŞEY Mİ?

    Salih amel nedir? Dilenciye bozuk para vermek, namaz kılmak, oruç tutmak mı? Ailene güzel davranmak mı? Yanılıyorsunuz. Bize dini çok yanlış öğrettiler. “Salih olmak” peygamberlerin bile ulaşmak istediği bir makamdır ve tüm insanlara açıktır. Ama her peygamber salih olmayı başaramamıştır. Şimdi “salih olma” kavramının ne anlama geldiğini, gelecekte salihlerin nasıl dünyanın hakimleri varisleri olacağını Kur’an ayetleri ile görelim.

    38:28

    “Biz, iman edip salih amel işleyenleri, Yeryüzünde fesad çıkaranlarla aynı mı tutacağız? Yoksa takva sahiplerini, arsız sapıklar gibi mi yapacağız? “

    Bu ayette “salih amel” zıddı ile birlikte kullanılmış. Yeryüzünde fesat çıkaranların zıddı salih amel yapanlardır. Daha iyi anlamak için iki kelimeyi bir inceleyeceğiz.

    Fesat bozmak, “düşmanlık üretmek, savaş çıkarmak, kin tohumu atmak” gibi manalara gelmektedir. Bu durumda “salih amel” bunun tam tersi demektir.

    2:205

    O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde  fesad çıkarmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise fesadcılığı sevmez.

    Bu ayette fesatlık iyice anlatılmış. Ekin (ürünleri),  insan ve hayvanların neslini yok etmek fesadın en net tanımıdır.

    Elbette fesadın da dereceleri vardır. Ama Kur’an’da bahsi geçen fesat, insanlar arasındaki ufak kıskanmalar, kinler ve tartışmalar değildir. Tehlikeli olan büyük fesattır ve Kuran’da bahsedilen budur.

    Bu durumda Salih amel de, fesadın karşılığı olduğundan, fesada engel olup yeryüzünde sulh sağlayan her türden arabulucu, hayatta tutucu, barışçıl eylemdir. Zaten “salih” kelimesi, “sulh ve salah” kelimeleri ile aynı köke sahiptir. Sulh; barış, salah ise “esenlik” demektir. Yani mutlu bir yeryüzü inşa etmek “salih amel gerçekleştirmek” demektir.

    Her insan fesat çıkarma yada salih amel yapma gücüne sahip olamasa da, bu büyük işlerin bir parçası olabilir.  Yani adil bir önderin ardında yeryüzünde barış ve sevgi inşa etmekle ancak halktan kişiler salih amel yapabilirler.

    Fesad amellerinin nesilleri ve üretim alanlarını yok eden büyüklükte bir şey olması, salih amelin de bu büyüklükte düşünülmesini gerekli kılmaktadır.

    98/7,8:

    İman edip salih ameller işleyenler, yaratıkların en hayırlılarıdır. Onların Rableri katındaki ödülleri… Adn Cennetleridir…

    21/105: … Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır.

    24/55 : Allah, sizden iman edip salih ameller işleyenlere şöyle vadetmiştir: Andolsun ki, kendilerinden önceki mü’minleri nasıl kâfirlerin yerine getirerek egemen kıldı ise, sizi de şimdiki kâfirlerin yerine getirerek hükümran kılacaktır. Seçtiğiniz İslâm dinini, kalplerinizde sağlamlaştırarak güç kaynağı yapacak ve korkularınızı güvene çevirecektir.

    Kardeşlerim bu büyük ve görkemli vaatlerin hepsi yalnız SALİH’ler içindir.

    25/70: Ancak tövbe ve iman edip salih amel sergileyenler başkadır. Allah, onların kötülüklerini iyilere çevirir.

    29/7: İman edip salih amel yapanların kötülüklerini elbette örteriz. Ve Biz onları, yapmakta oldukları işlerin en güzeliyle ödüllendireceğiz. 

    16/97: Kadın, erkek inanmış olarak kim salih amel sergilerse, muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzeliyle karşılarız.

    19/96: İman edip salih amel sergileyenler için Rahman, (gönüllerde) bir sevgi yaratacak (onları herkese sevdirecek)tir.

    45/30: İman edipte salih amelde bulunanların durumu şudur. Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte açık zafer budur. 

    4.69 : Öyle ya: Her kim Allaha ve Peygambere mutı’ olursa işte onlar Allahın kendilerine in’am eylediği: Enbiya, sıddıkîn, şüheda ve salihîn ile birliktedirler, bunlarsa ne güzel arkadaş!

    DEVLET BAŞKANI OLMADAN YERYÜZÜNDE BARIŞA NASIL HİZMET EDEBİLİRSİNİZ?

    Yeryüzündeki savaşların hemen hepsinde en güçlü etken ideolojik farklardır. Haçlı seferlerinde Hristiyanlar, tüm orta doğuda kıyım yaptı ve ABD başkanı W. Bush’un söylemi ile bugün yeniden bu yaşanıyor.

    1. Dünya savaşında Hitler, farklı bir ideoloji ve inanç sistemi ile Almanların üstün ırk olduğu inancı üzerinden dünyaya savaş açtı.

    Yahudiler bugün Filistinlileri aynı nedenle öldürüp sürüyorlar.

    Irak İran savaşında mezhep farklılığına dayalı dinsel çatışma savaşı besledi.

    Örnekler çoğaltılabilir. Mesele sadece dinsel fark değil, kendini saldırılacak taraftan ötekileştirmektir. Devlet liderleri yada örgütler saldırılması planlanan ülkedeki insanlar cayır cayır yanarken bizler üzülmeyelim ve isyan etmeyelim diye; onları ötekiler ve düşmanlar göstermek için ciddi bir medya çalışması yaparlar. Halbuki, onlar da bizimle aynı türde bir insandır, canlıdır ve kışkırtılmaktadır. Eğer biz orada doğsaydık muhtemelen aynı onlar gibi davranacaktık.

     

    DÜNYA BARIŞINA GİDEN YOL İNSANLARIN DOĞRU BİR İNANÇTA BİRLEŞMESİDİR

    Öyle bir inanç sistemi yayılmalıdır ki dünyaya; o inanç tüm dinlere hoş görü ile bakmalı ama sahip olduğu kanıt ve mucizelerle hızla yayılıp insanları tek bir merkezde birleştirmelidir. İyilik, fedakarlık ve hoşgörüyle dolu olmalıdır. Tüm dinleri kapsamalı ve tüm diğer dinlerin peygamberlerini kabul ederek aradaki farkları ikna edici şekilde eritebilmelidir.

    İşte bu din; tüm dinleri kabul eden İslam’dır ve Kuran’da İsa’nın “ruhullah” olduğundan tutun da, Buda’nın incir ağacının yemin edilerek kutsanmasına kadar tüm dinlere açık kollar bulabilirsiniz.

    İslam’ın muhteşem ve bilimsel kanıtlarla yaratıcıdan geldiği bir din olduğu inancı dünyaya yayıldığında, dünya tek inanç, tek din ve mezhepte, tek bir liderin etrafında toplandığında sınırlarını kaldıracaktır. O zaman insanlık savaşa değil, sonsuzluğun keşfi sağlık ve zenginlik için çalışacak ve insanlık çağ atlayacaktır.

    Herkesin “ben bunu nasıl yapabilirim, gücüm ne ki, peygamber de değilim, devlet lideri de, bir süper zenginde..?” Diye söylendiğini duyar gibiyim. Mesele şu; bunu başarmak zorunda değilsiniz. Yaratıcı insanlığın layık olduğunu ve zamanın geldiğini düşündüğü an gerekli koşulları oluşturup bunu hızla gerçekleştirirdi zaten. Bizim üzerimize düşen bunun için ciddi bir çaba ve fedakarlık göstererek olacağına inanarak çalışmaktır. Yani gerçeğin dinini hoş görü ile yayarak insanlığı tek bir merkezde toplamaya ikna etmektir. Birbirimizi sevmeye ve anlamaya ihtiyacımız olduğunu söyleyip, onların inancını da övüp ortak noktalarını ortaya çıkarmak ve gerçekle hakça birleştirmenin yollarını aramaktır.

    Çok değil insanların sadece %1’i buna adansa, Allah’ın rahmeti ile bu gerçek olacaktır. Çünkü çağımızda 1 tane fedakar insan binlerce insana bir mesajı defalarca ulaştırabilir. Onu dünyanın en bilinir markası ve meselesi haline getirebilir. %1 yeterlidir. Ama 3-5 kişi olsak da önemli değil. Eğer iki dünyada güzel bir hayat istiyorsak, yeryüzünde barış için insanlığı gerçeğe çağırmalıyız.

    BEN NASIL YAPIYORUM?

    Memurken, istifa etmeden önceki son yılda, dinin dünyaya tebliği ve insanların barış ve esenlikte birleşmesi için kendi payıma ne yapabileceğimi düşündüm. Sosyal medyanın yükselişi ile bir belgesel yaparak Allah’ın ikna edici mucizelerini insanlara sunabilirim diye düşündüm. İşten arta kalan tüm zamanlarımda, arkadaşlarım sağda solda gezerken ben sürekli kitap okuyup belgeselim için notlar alıyordum. Mucizeleri topluyordum. Ama yeterince ikna edici bir şeyler arıyordum. Allah’a dua ettim ve bir kaç dakika içinde Altın Oran-Kabe ve Mekke mucizeleri ilham oldu. Haritayı açıp bakar bakmaz bir şeyler ortaya çıktı ve zamanla genişledi.

    Ama belgesel yapmak için 3d animasyon gibi yönetmenlikten bile çok daha zor bir şeyi daha öğrenmem gerekliydi. Gidip kitap aldım (o zaman youtube’da Türkçe ders bulmak mümkün değildi). 1 ay içinde herkesin hayret edeceği bir şekilde hızlıca 3d animasyonu öğrendim. (Çok hızlı öğrenen biri olduğumdan değil, İngilizceyi bile daha tam öğrenemedim. Allah bu konuda yardım etti). En sonunda dedim ki; zamanım yok ve memurluk çok yoruyor insanı. Benim patronum sen ol Allah’ım ve bana dinini yaymak için imkan ver” diye dua ettim. Bir kaç ay içinde ummadığım şeyler oldu ve ben istifa ettim.

    İlk başta kendim yapmayacaktım belgeseli, başka yapanlara destek vereyim dedim ama planları hoş ve doğru gelmemişti.

     

    TAM OLARAK NE YAPMALIYIZ?

    Din, inanç, sevgi ve bir tek önderde birleşmek ve buna kendi payına düşen çabayı göstermek dünyada yapılabilecek en büyük barış hareketi olsa gerektir.

    Bazıları bunu yapacağına ayrımcı, çatıştırıcı ve savaş çıkaracak türden kötü sözlerle sosyal medyayı işgal ediyorlar. Küfredenlere “Selam” deyip geçmek Allah’ın Kuran’da bir övgüsüdür salihlere. Kısas hakkınız olsa da affetmek barışa bir katkıdır. Ama en büyük barış ve iyilik; insanları eğitmektir. Daha güçlü silahlar yapsınlar, daha hızlı telefonlar yapıp mühendis olsunlar diye eğitmek değil. Birbirimizi daha çok sevmek ve bizi yaratanı tanımak, insanları hoş görüp birleştirmek için eğitmektir asıl ihtiyaç duyulan ilim.

    Allah, gördüğünüz gibi bu çağda eşi benzeri olmayan yüzlerce büyük mucizeyi insanlara gösterelim ve hazır olanları Allah’ın dininde birleştirelim diye bizlere keşfini lütfetmiştir. Bunun kıymetini çok iyi bilmeliyiz. Birlik olup herkes bunun için çaba göstermelidir. Neler yapmalıyız?

    Belgeselleri üretme ve tüm prodüksiyonu şirketim Allah için bedelsiz yapmaktadır.

    Ancak, tüm dünya dillerine çevirileri ve yabancı dillerde seslendirmek büyük bir maliyettir. Ayrıca sosyal medyada tüm dünya ülkelerinde kendi dillerinde büyük tanıtım kampanyaları ile ürettiğimiz kitap ve belgeselleri tanıtmamız gereklidir. Bu ise çok büyük bir yekün tutmaktadır ve maddi olarak beni fazlasıyla aşmaktadır.

    Allah’tan bana “tüm dünyaya yayacak kadar zenginlik ver Rabbim” diye dua ettiğimde bana rüyamda şöyle denildi; “sana verdiklerimize şükret ve razı ol.” Sonra şu ilham oldu. “Allah insanları deneyecektir, her şeyi sen tek başına yaparsan, tek başına savaşır, tek başına malından harcar, tek başına ilim ve keşiflerle uğraşırsan, Allah’a insanların sadakatini denemek için geriye ne kalacak?”

    Ben üstüme düşeni yapıyorum inşaallah. Yaptığım 2 saatlik Altın oran ve diğer Kuran mucizelerini anlatan belgesel bir çok dile çevirilip tüm dünyada 40 milyona yakın insana ulaştı ve binlerce kişinin Allah’a yönelmesi yada inancının sağlamlaşması ile ilgili mesajlar aldım.

    Siz de, bu uğurda tebliğ yaparken siyasete hiç bulaşmadan, ufak tefek mevzularda kaybolmadan Allah’ın sevgi, hoşgörü ve barış inancını, kanıtlar ve mucizelerle dünyaya yaymak için benimle bir olursanız Allah hepimizin iki dünya ecrini daha da arttıracaktır.

    Beni whatsapp’dan ekleyin, tanışalım, birlikte güçlerimizi nasıl birleştirebiliriz konuşalım. Bir öğrenci de olsanız bir fabrikatör de, kalbinizi Allah’a açın. Sadece lazım olunca ona koşmayın, o haşa “size hizmetle ve arzularınızı yerine getirmekle yükümlü bir lamba cini” değildir. Onun bize değil, bizim ona hizmet etmemiz gereklidir. O bizi kendisi için yarattı ve rızkımızı yeterince verdi ama biz ondan başka şeylerle meşgul oluyoruz.

    Zaten mantık ve vicdan da şunu söylüyor;

    Dünyadaki zavallı insanların acısı ile savaşların işkencesi ile, cehaletle yaratana isnad ettikleri kötü sözler nedeniyle hatta insanların yalnızlık ve düşkünlükleri ile tasalanmıyorsak, aynı şeyleri yaşamaya ve unuttuklarımız gibi unutulmaya layık olmuşuz demektir. Çünkü biz de onları umursamamıştık.

    Haşa; “Allah’a hakaret edenden bana ne? Küffarın ve zalimin elinde işkence gören insan ve toplumlardan bana ne?” Diye diye biz de onların durumuna düşmeye layık hale geldik.

    Öyleyse en azından vaktinizin onda birini ve gelirinizin onda birini Allah için ayırın. Onda birden vazgeçmek kimi fakir veya aç hale getirir ki? Bize düşen çalışmaktır. Sebat edip başarana bir ödül olsa da, başaramasa bile ısrarla mücadele edene, düşse de kalkıp kalkıp mücadele edene bin sevap vardır.

    PEYGAMBER OLMAYAN, AMA ONLARDAN BİLE ÜSTÜN OLABİLEN SALİHLER KİMLER?

  • NEDEN MUSA HIZIR’DAN ÜSTÜN? OYSA SABREDEMEDİ! (1.Kitap 19.Bölüm)

    MUSA VE HIZIR TEFSİRİ, MAKAMLAR SIRRI

    Bir önceki sunumda, karşılıksızca, bencilce, yardım istemenin haram ve nahoş bir davranış olduğunu delilleriyle ifade etmiştik. Şimdi bu durumu Musa ve Hızır kıssası üzerinden anlayalım. Zahiren Hızır üstün gibi görünse de Musa as.’ın makam üstünlüğünün gerçek sırrını görelim ve şahsımız nasıl davranırmış bunu anlayalım.

    Ayetlerde Musa’ya “ledün” yani gaybın bazı bilgilerini öğretmesi umulan öğretmenin adı geçmez. “Kullarımızdan biri” diyerek anlatılır. Halkın nazarında bu kişi Hızır’dır. Ama buna dair bir delil yoktur. Açıktır ki o kişinin kimliği bile muallaktır

    Evvela Hızır kıssasıyla ilgili ayetleri bir okuyalım.

    Kehf Suresi

    1. Bir zaman Mûsa, genç dostuna şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere kadar hiç durmadan yürüyeceğim yahut da seneler ve seneler harcayacağım.”
    2. Bu ikisi, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, balıklarını unuttular. Bunun üzerine balık da denizde bir deliğe doğru yola koyuldu.
    3. Orayı geçtiklerinde Mûsa, genç arkadaşına dedi ki: “Hadi, getir şu sabah yemeğimizi. Vallahi bu yolculuğumuz yüzünden epey çektik.”
    4. Genç adam dedi: “Bak sen şu işe, hani kayaya sığınmıştık ya, işte o sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana unutturan, şeytandan başkası değildi. Balık, denizin içinde acayip bir biçimde yolunu tuttu.”
    5. Mûsa: “Arayıp durduğumuz işte o idi.” dedi. Bunun üzerine kendi izlerini sürerek gerisingeri döndüler.
    6. Orada, kullarımızdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, lütfumuzdan bir ilim öğretmiştik.
    7. Mûsa ona dedi ki: “Sana öğretilenden bana da bir olgunluk/bir bilgi öğretmen şartıyla sana tâbi olayım mı?”
    8. Dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe dayanamazsın.”
    9. “Havsalanın almadığı bir şeye nasıl dayanacaksın?”
    10. Mûsa dedi ki: “Allah dilerse beni sabırlı bulacaksın; hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.”
    11. Dedi: “Bak, eğer bana uyarsan, ben sana kendisinden bahis açıncaya değin hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”
    12. İkisi birlikte yola koyuldular. Bir süre sonra gemiye bindiklerinde, tuttu gemiyi deliverdi. Mûsa dedi: “İçindekileri boğmak için mi deldin onu? Vallahi korkunç bir iş yaptın!”
    13. Dedi: “Ben söylemedim mi, sen benimle beraberliğe asla dayanamazsın!”
    14. Mûsa dedi: “Unuttuğum için beni azarlama; bu yaptığımdan dolayı da bana zorluk çıkarma.”
    15. Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir oğlana rast geldiler; tuttu onu öldürdü. Mûsa dedi: “Tertemiz bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın öldürdün ha!? Vallahi çok kötü bir iş yaptın!”
    16. Dedi: “Ben sana söylemedim mi, sen benimle beraberliğe asla dayanamazsın.”
    17. Mûsa dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Vallahi, öyle bir durumda benden ayrılmakta mazur sayılacaksın.”
    18. Yine yola koyuldular. Biraz sonra bir kente geldiler. Kent halkından yemek istediler, ama onlar bu ikisini konuk etmekten çekindiler. Orada, yıkılmayı bekleyen bir duvara rastladılar; genç adam tuttu onu onardı. Mûsa “İsteseydin buna karşılık bir ücret elbette alırdın.” dedi.
    19. Dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramın ayrılmasıdır. Şimdi sana, tahammül edemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.”
    20. “Gemiden başlayayım: O gemi, denizde işçilik yapan bir grup yoksulundu. Ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü biraz ötelerinde bir kral vardı; tüm gemilere zorla el koyuyordu.”
    21. “Oğlan çocuğa gelince: Onun anası-babası inanmış kişilerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.”
    22. “Diledik ki, Rableri onlara o çocuktan temizlikçe daha üstün, merhametçe daha gelişmişini versin.”
    23. “Ve duvar. Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı. Oğlanların babası da hayır ve barış seven bir kimse olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki, o çocuklar ergenliklerine ulaşsınlar da Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü budur.”

    Özetle:

    Musa ilim öğrenmek için, Allah’ın yönlendirdiği gizli bir kula ulaşmak için çok uzun bir yol gider ve sonunda onu bulur. Hocası ile emirlerine itaat ve sorgusuz sabır karşılığında ilim almak üzere anlaşma yaparlar.

    Lakin hocası yolculukta bir gemiyi deler insanları zarara uğratır. Sonra bir çocuğu öldürür. Sonra da aç olmalarına rağmen bedava zor bir işi yapar. Musa as. da her seferinde söz vermiş olmasına rağmen durumu sorgular, karşı çıkar ve ilmi öğrenemeden yolculuğu biter.

    Bu ayetlerin zaman yolcuğundan, kaderin bilinmesine ve değiştirilmesine kadar çok değişik yönleri olsa da biz şimdilik bunu öğretmen öğrenci ilişkisi açısından değerlendireceğiz.

    Hızır, geleceği gördüğünden, daha en baştan, Musa’ya “sen dayanamazsın” diyor. Yani sözleşmeyi de söylüyor, sonunu da söylüyor. Musa as. gayb ilmini öğrenmeye gittiği kişinin bu sözündeki inceliği anlamak istememiş olacak ki, ilim aşkıyla “her şeye varım yine de deneyeceğim” dercesine kabul ediyor.

    Ama Allah bir insana referans olmuşsa, ledün ilmi öğrenmek için bir kaç garip şeye sabrederdi çoğu insan. Musa’nın nasıl sabredemediğine herkes şaşırıyor.

    Hz Musa, ilmi öğrenemedi Hızır’a karşı geldi diye Allah tarafından kınanmış mıdır? Hatta maalesef okuyanların çoğuna göre sabırsız bir öğrenci olup okuyanlar tarafından hep ayıplanır.  Zahiren bakınca Hızır, Musa’dan çok üstün ilimlere sahip ve Musa onun emrine giriyor. Lakin kutsal kitaplarda Hızır’ın adı çok geçmezken ve bir iki kelimelik makul bir övgü ile söz edilirken, Musa defalarca peygamberlerin en üstünlerinden, Allah’ın doğrudan konuşarak şeref ve üstünlük verdiğinden bahsedilerek çok övülür. Bunun sırrı nedir?

    MUSA PEYGAMBER, HIZIR’DAN NEDEN DAHA ÜSTÜNDÜR?

    “Musa’nın Hızır’a itaat etmemesi ve ilim de öğrenememesi vesilesiyle peygamberlikten bile atılması lazım gelir” diye düşünülebilir. Çünkü ilim yolunda çok sabırsız görünüyordu. Hakikatte Musa Hızır’dan neden çok daha üstün? Neden peygamber ve en övülmüş yüce insanlardan biri olarak Hızır yerine Musa anlatılır?

    Peygamberimiz as. bile “keşke sabretseydi de daha çok şey öğrenseydik” buyurmuş.

    Buhârî’de bu kıssa ile alâkalı olarak şu meâlde bir hadîs-i şerîf bulunmaktadır:

    “Allâh, İmrân oğlu Mûsâ’ya rahmet etsin! Eğer sabredebilseydi, daha nice acâib ve garâib hâdiseleri Hızır, O’na öğretecekti.” (Buhârî, Enbiyâ, 27; Ahmed bin Hanbel, V, 118)

    Hz Musa geleceği görmek ve kadere bir ölçüde hükmetmek gibi büyük bir ilimden ne hatırına vazgeçti 3 kez?

    Gemicilerin delinen gemisi için üzüldü. Öldürülen küçük çocuğu savunmak için ve el emeğinin karşılığı için.

    Yani Musa’nın öyle bir kalbi vardı ki, dünyayı versen oraya küçücük bir adaletsizliği sığdıramıyordu. Oraya haksızlık giremiyordu. Görünürde hemen herkesin geçebileceği, ama hiç kimsenin geçemediği bir tek Musa’nın geçtiği sınav buydu. Çok da gerekli olmayan bir ilmin rüşvetiyle, haksızlıklara göz yumması istendi.

    Bazıları diyecek ki “Ben olsam ben de sabredemezdim. Hızır’a Musa gibi baş kaldırırdım. Özellikle ölen çocuğu görünce.”

    Hayır siz de sabrederdiniz. “Delilin nedir?” diye sorarsanız eğer…

    Çok daha büyüklerini görüp sabretmeye devam etmektedir inananların çoğu. Çünkü onlar yeryüzünde zahiren bir çok çocuğun günahsız ve suçsuz görünürken Allah tarafından sakat bırakılıp öldürülmesini gördü ve hepsine “bir hikmeti vardır” diyerek sabrettiler. Cevap veya çözüm için secdelerde sabahlara dek ağlamadılar ve benim gibi çatlayıncaya dek hikmet dilemediler… Allah’ı neredeyse naza çekip ayaklarına kapanıp zorlamadılar cevaplar için…

    İşte ben Musa’nın Hızır’a yaptığının bir benzerini, ama daha da büyüğünü, cehennem pahasına ve saygı ile Allah’a yaptım.  Bir dine mensup her insan cevabı bilmese de sabırla susar.

    Musa gibi kalp gerek. Neredeyse dinden olacak; cehennem çizgisine ayağını dayayıp, secdeye kapanacak bir kalbe gelir cevaplar. İnsanlar bu sınavı, benden evvel, her gün kaybediyorlardı.

    Her gün bir çok insanın çocuk yada bebek, ölüşünü yada acılarını tv de görürler. Savaşlardaki göz ve vicdanın tahammül edemediği, uykusuz bırakan en kötü sahnelere tv den tanık olurlar..

    Bu acı çeken insanların çoğu fakir ve toplumun çoğuna göre iyi kalpli sıradan insanlardır.  Kuran’da ve diğer kutsal kitaplarda tam cevap bulamadığı, çok da aramadığı halde, sineye çekip, cenneti kaybetmemek için rüşvet karşılığı susuyor insanlık.

    Duyarsız kalmaları yada yardım göndermeleri yada çaresiz olmaları apayrı durumlar. Onlara yardım etseler de, onlar adına savaşsalar da durum değişmez.

    İNSANLARIN HEMEN HEPSİ; RÜŞVETLE ZULME KÖR KALIRLAR

    Çünkü zahiren haşa adaletsiz ve acımasız gibi görünen bir Tanrı’ya cevap bulamadığı ve tüm ön göstergeler onun adaletsizliğini gösterdiği halde, sınandığını bile anlamayan çocuklar bebekler işkence ile öldürülüp, nice insanlar sakat doğar ve iyiler tecavüze uğrarken, hayvanlar ağır bir işkence altında iken… cevap bulmadan o Tanrı’ya tapmak, güce tapıcılıktan, rüşvetle zalimliğin alkışçısı olmaktan başka bir şey değildir.

    Allah’ı tenzih ederek söylüyorum. İnsanların Allah’ı yanlış tanımalarına ve anlamıyor olmalarına rağmen tapıyor olmaları, onların haksız da olsa güce tapıcı, bencil ve zalim oluşlarından ileri geliyor. İnsanların sınanmak için ağır şekilde işkence edildiğini yada çocukların babalarını sınamak için mahvedildiği gibi saçma sapan cevaplar veriyor din adamları. Oysa Allah anneden merhametli, “asla zulmetmem” diyor. Sınamak için bile olsa. Kim çocuğunu sınayıp ona şeker vermek için onu sakat bırakır. Çocuk sınandığını bile anlamaz sadece ağlar. İnsanlığın acısı ile acı çekmeyen, acılara ilaç aramayan, her türlü acıya layıktır.

    Peki sen ne yaptın? Diyenlere;

    Allah’a saygı sevgi ve inancımın büyüklüğünden ötürü 35 yıl usanmadan cevap aradım. Kesin olarak inanıyordum ki; yıldızları, çiçekleri ve kalpleri yaratanda kusur olamazdı. O bizim düşüneceklerimizi öngörürdü ve sonunda bilirdi. Muhakkak bir cevabı vardı. Ama bu cevabı, kalpleri Allah’a dargın insanlara anlatmak ve hepimizin daha az acı çekmesini sağlamak için öğrenmeli ve öğretmeliydim.

    Biliyorum sınırları zorladım. Lakin o saygı ve edeple sorulan sorulara kızmaz. Çünkü ben hep hikmetini sual ettim ve övgümü yanında sundum. Benim yaklaşımım Musa’nınkinden farklıydı. O, sorarken “nasıl yaparsın” diye öfkeyle soruyordu. Lakin ben “eminim var hikmeti lakin bana anlat ki, yüreğim yatışsın ve insanları da uyarayım ki gazabına müstahak olmasınlar” diye soruyordum.

    Musa, her şeyin bir perde olduğunu kendi kendine yada hasta olup ölen çocuklar için nasıl bir sistem olduğunu uzun süre öğrenemedi. O bir çocuk için ilimden vazgeçti. Ben insanlığın kurtuluşu için ilimlerden ve cennetlerden. Bulduğum cevabı “Kaderler ve Hayatlar” kitabında yazdım ve kutsal kitaplarda Rabbin bıraktığı işaretleri gördüm.

    Adalet sistemini anlamaya uğraşıp, çözemeyip ateist olanlar, kalplerinde sözde Müslümanlardan daha fazla dürüstlük ve merhamet taşıyorlar. Ama cahil cesaretleri, kibir ve sabırsızlıkları nedeniyle kafir oluyorlar. Ama ilim, hizmet ve sadakat insanı Allah’ın izniyle huzurda sabit tutar, dağları aşırır.

    Çocuklar ve dünyadaki derin acılar konusu, ilim ötesinde bir şey. Allah’a yakışmayan bir iftira var ortada. Ve bunu dile getirenler neredeyse tüm din adamları ve inananlar. Bunu nasıl söylersiniz, nasıl cevap bu diye ben asıl onlara isyan ettim. Cevap bu olamaz. Benim savaşım aslında onlarlaydı. Allah’ın adını yeryüzünde temize çıkarmak istiyor insan. Bir yanlış anlama vardır diyorsun. Cevap bulma konusunda bir çok peygamber bile bu konuda çaresiz kalmış.

    Cevabı merak edenler için “Daha önce Kalu Bela adında bir hayat yaşadık ve daha sonra dünyaya günahkar olanlar gönderildi. Tekamül edemeyen ruhlar kıyamet gününe dek yeniden doğup acı çekmeye ve işledikleri suçların cezasını çekmeye devam edecekler. Yada tekamüllerine engel olan ve suç işlemelerine neden olan hangi özellikleri varsa onlara uygun ilaçlar verilecektir.”

    Hülasa, Allah kimseye zulmetmez ve günahlarımızın çoğunu da affeder. “Kaderler” kitabını mutlaka okuyun (Ücretsiz olarak makale halinde web sitemde ayrıca sunmaktayım)

  • BİRİNDEN YARDIM İSTEMEK HARAMDIR (1. Kitap 16. Bölüm)

    Allah’u Teala, Fatiha suresini tekrarlatmak yoluyla bizlere her rekatta yani günde 17 yada 40’kez söyletmektedir ki “Allah’tan başkasından yardım istemeyiz”.

    Fâtiha/5

    اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ

    (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

    Lakin, herkes herkesten yardım istiyor. “Bu nasıl bir iştir? Madem yardım istiyorsun bu ayeti tekrar edip durmaya utanmıyor musun?” denirse ne demelidir?

    Bu dua anlamındadır diyen, elbet olacaktır. Kuran’da bu kelime nasıl geçmiş bakalım. Göreceğiz ki, kafirlerin “Muhammed’e Kur’an’ı yazma konusunda birileri yardım etmiştir” derken kullandığı kelime de yine aynı kelimedir. Müminlerin sevap konusunda yardımlaşmaları da yine ayetlerde emredilmiştir. Yani en yaygın ve bilinen manasıyla “yardım”  manasına gelmektedir. Dua yada ilahi bir yardım isteme biçimini değil, genel bir yardım isteme kelimesini ifade eder.

    Peki yalnız Allah’tan yardım istemezsek ne olur? Nasıl yaşarız? Sır nedir? Nasıl yalancı olmaktan kurtuluruz. Günde 40 kez tekrar etmemiz istenen şeyi nasıl anlamayız da gaflette yaşarız?

    Evvela Fatiha Suresinde geçen bu kelimenin kökleriyle birlikte Kur’an’da hangi ayetlerde geçtiğine bakalım ki, Kur’an-ı Kerim kendi kendini açıklasın.

    Bu kelime ع و ن kök harflerinden türemiştir. Aynı Kökten türeyen 11 adet kelime bulunmaktadır.

    Kelimelerin Kur’an’da geçtiği ayetler aşağıda sıralanmıştır.

    Liste Halinde

    Furkân/4

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْمًا وَزُورًاۚۛ

    İnkâr edenler: Bu (Kur’an), olsa olsa onun (Muhammed’in) uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir, dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya

    Fâtiha/5

    اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ

    (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

    Bakara/45

    وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

    Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

    Bakara/68

    قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜفَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ

    «Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın» dediler. Musa: Allah diyor ki: «O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek.» Size emredileni hemen yapın, dedi.

    Bakara/153

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

    Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.

    A’râf/128

    قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِ۠ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُلِلْمُتَّق۪ينَ

    Musa kavmine dedi ki: «Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.»

    Kehf/95

    قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًاۙ

    Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.»

    Enbiyâ/112

    قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

    (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân’dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.

     

    KİMSE KİMSEDEN YARDIM İSTEMEMELİDİR

    Evet. Bunun bir kaç yerde istisnası ayetlerde belirtilmiştir. Onlara geçmeden evvel neden yardım istenmemesi gerektiğini ve ihtiyaç duyduğumuzda nasıl davranmamız gerektiğini açıklayalım.

    Müslüman adil olmalıdır. Bir kimseyi yardıma çağırmak yani bir ücret vermeksizin, karşılığını önermeksizin, sadece siz istediniz diye fedakarlık yapmasını istemek; adil insana yakışmaz. Bu, o kişiyi haksızca kullanmaya davettir. Maalesef hakiki manası; “gel, bana yardım et ki, ben senden karşılıksız yararlanayım” demektir.

    Rabbimiz bunu müslümanlara yakıştırmamaktadır. Yani kimsenin kimseye borcu yoktur. Yardım istemeye de hakkı yoktur. İnsanların vicdanlarını ve ilahi duygularını kullanarak nefsine, nefsin için yardıma çağırmak bir nevi insanları haksızca kullanmak için kan emmek, vampirleşmektir.

    Sert sözlerle konuştuğumu fark ettiniz. Çünkü Rabbimiz bizi 40 kez men ettirmiş, bunu dilimizle söyletmiş. Demek ki çok önemlidir ve hassas olunması gereken bir konudur.

     

    DOĞRU İNSAN İHTİYAÇ DUYDUĞUNDA NASIL DAVRANIR?

    Bir örnek üzerinden konuşalım. Arabanız yolculukta bozuldu, dağ başında yolda kaldınız. Soğuk ve donup ölebilirsiniz. Uzaktan gelen bir araç gördünüz. Bu büyük bir fırsat. O sizi kurtarabilir donarak ölmekten. Ondan yardım isteyelim mi? Hayır. Ama araç el kaldırıldığında durursa içindekilere şöyle demeliyiz;

    “Donmak üzereyim. Eğer beni uygun bir yere bırakırsanız, size anlaşacağımız miktarı öderim”

    Yada paranız da yoksa;

    “Size anlaşacağımız miktarı borçlanırım ve rehin olarak kimliğimi yada değerli bir şeyler verebilirim”

    Diyelim ölüm döşeğindesiniz ve verebileceğiniz hiç bir şey yok. Ama bir işin yapılmasına ihtiyacınız var. O zaman da;

    “Verecek hiç bir şeyim yok ve borcumu ödeyecek zamanım kalmadı. Son nefesimdeyim. Yapacağın iyilik hususunda ahirette sevaplarımdan vermek yada günahlarından almak suretiyle ödeşmek koşulu ile bana şu işi yapar mısın? demelidir.

    Elbette karşıdaki kişiye düşen, karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek iyilik yapmaktır.

     

    YARDIM İSTEME KONUSUNDA İSTİSNALAR

    Dar ile Unutmak ve Aciliyet

    Elbet insanız ve can boğaza gelince yardım diye bağırmış olunabilir. Uzun uzun acil bir zamanda, insanlara karşılık teklif edemeyiz. Lakin işin dar zamanı geçip de, akıl başa gelince, örneğin denizde boğulan adam kıyıya çekilince, kendisine yardım edenlere yaptıkları işin karşılığı olarak hediyesini sunmalı en azından ısrarla teklif etmelidir. Kabul görürse de vermelidir.

    Başkasına Hayırlı İşler İçin Yardım

    Bir okul yapılırken, bir savaş verilirken, bir başkasına iyilik yapmak suretiyle sevap kazanmaya çalışılırken, yani zatınız için değil de bir sevap işlemek için başkalarını yardıma davet etmeniz konusunda bir sakınca yoktur. Delilim; Kehf 95’de Zulkarneyn’in halka yardım edip sevap kazanmak maksadıyla yaptığı yardım çağrısıdır.

    ALLAH’TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEMENİN HÜKMÜ

    Her ceza, suça göredir. İnsanlardan karşılıksız yardım isteyip duran, sürekli yardıma muhtaç kalır. Yardım göndereni Allah bilmeyen, insanlara yalvarıp duran şirk batağında yuvarlanır.

    Yardım istemek yerine borçlu kalmamaya çalışan ve hakka riayet eden düşünceli kişi hem izzet bulur hayatında, hem de Allah’un kulu olma sıfatını kazanmaya vesile bulur.

    Kişi günde 40 kez demesi gerekenle çelişir mi? Bunu yapan aynı zamanda yalancı olmuş olur. Çünkü sürekli yalnız senden yardım isteriz deyip, ilk fırsatta yada boşlukta başkalarından yardım isteyerek, hatta bazı tarikatlardaki gibi görmediği ve hakkında bilgi sahibi olmadığı varlıklara el-medet diyerek yardım istemenin en şiddetli hali ile yakarmak çok çirkin bir iştir.

    Öğretmenden bile ilahi bir ilim istenirken, karşılığı teklif edilmelidir. Elbet ilahi bir ilmi olanın karşılıksız öğretmesi olması gerekendir. Bu konuda bize doğru üslubu Hz. Musa öğretiyor.

    Kehf 18:65-69

    Böylece katımızdan, kendisine rahmet verdiğimiz ve ledun (gizli) ilmimizden öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.

    Musa (A.S) ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana öğretilen (ilmi ledun) den bana öğretmen için, sana tâbî olabilir miyim?”dedi. Hocası: “Muhakkak ki sen, benim maiyetimde (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin.” dedi.Ve “haberdar edilmediğin cihetle, ihata edemediğin şeye nasıl sabredeceksin?” diye ekledi. Hz. Musa;“İnşaallah (Allah dilerse), beni sabırlı bulacaksın.”diye cevapladı.

    Gördüğünüz gibi, Musa As. hocasına; emirlerine itaat edeceğini ve kendisine karşı sabırlı olacağını vaat ediyor. Yani kızsa da anlamadığı bir şey olsa da hoş görü ile yaklaşıp itaat edecek ve bekleyecektir. Şahsı için bile olsa bir hizmete koşulsa itaat edecektir.

    Talebe, ilim karşılığında hocasının emirlerine uyması bir sözleşmedir. Talebenin emirlerin ne olacağını önceden sorması iyi olurdu. Ola ki sınamak için hoca ondan zor bir emir isteyebilir. Öyleyse ibret alın Musa ve hocasından; bir işe başlamadan önce sözleşmenizi detaylandırın ve asla yardım istemeyin.

    YALNIZ ALLAH’TAN YARDIM İSTEYİN ARTIK.

  • İLAH OLMAK İSTEYEN NEFSİN HİKAYESİ (1. Kitap 15. Bölüm)

    İlham olunan bir hikayeyi dinleyin. Allah’ın iyi bir kulu varmış. Allah ona bir ömür vermiş ve o güzel bir şekilde yaşamış, kusurları da affedilerek sonunda cennete alınmış. Dilediği her şey gerçek oluyormuş. Kendisine dünyadan çok daha güzel bir gezegen verilmiş ve o adama verilen güç, bilgi ve güzellik nedeniyle o gezegenin kralı imiş. O gezegendeki muhteşem güzelliğe sahip tüm kadınlar ona ölesiye aşık, tüm erkekler ise ondan aldıkları hediyeler ve üstünlüğü nedeniyle ona hayran ve saygı içindelermiş. Sayısız bir güzellik ve bolluk içinde, ölümsüz ve eşsiz bir hayat içinde yaşamaktaymış.

    Bir gün şeytan gelmiş ve ona şöyle demiş; “Her şey oldun ama Allah olamadın”. Daha çoğunu istemez misin? Allah’ı yok etmenin bir yolunu bulalım da onu devirelim yerinden ve sen Allah ol.

    Adam düşman bildiği şeytanı kovsa da düşünmeye başlamış. “Allah olmak nasıl güzeldir kim bilir? Onun yerinde olmak isterdim” diye düşünmüş ama bir yandan da kendini suçluyormuş, içine doğan kirli hislerden ötürü. Sürekli eline aldığı bir bıçakla Allah’a gizlice yaklaşıp (haşa) onu öldürdüğünü düşünüyormuş. Bu düşünceler altında ezilip; bir bıçak alıp eline Allah’ın göklerinde üzerinde olan sarayına gitmiş. Allah onu güzel sözler ve güler yüzle karşılamış.

    “Ey gözümün ışığı, seçkin kulum hoşgeldin” demiş. “Dile benden ne dilersen”.

    O adam, Allah’ın böyle dediğini görünce secdeye kapanmış ve elindeki bıçağı onun ayakları önüne doğru sürmüş. Secdede ağlayarak şöyle demiş.

    “Nefsim sürekli bana senin tahtına oturmayı fısıldıyor. Kalbimden bu düşünceyi hırsı çıkaramadım. Bana verdiğin onca şeyden sonra bana lütfettiklerine layık olmadığımı gördüm. Lütfen bu bıçakla boynumu vur. Bu bıçak sonsuzluğu bile yok eder; o zaman yok olurum ve utancımdan kurtulurum”.

    Allah onu gülümseyerek ayağa kaldırmış ve ona sıcak bir dost gibi sarılmış.

    “Ben içindekileri ve içindekilere verdiğin cevabı duyanım. Seni ben yarattım” demiş. Sonra gülümseyip şu soruyu sormuş;

    -Eğer Tanrı olsaydın ne yapardın?

    -Ölümsüz olurdum.

    -Seni zaten ölümsüz yapmıştım, fakat sen ölümle hiç yüzleşmediğin için farkına varamadın. Peki başka ne yapardın?

    -Dilediğim her şey gerçek olurdu. Bir çok güzel şey yaratırdım.

    -Dünyada bir çok şey yaratmanı sağladım, Cennette ise istediğin her şeyi yaratmanı sağladım. Bunları yaratmak için güç, ilim ve sabır gereklidir. Tüm bunları oluşturma zahmetinden seni kurtardım. Dilediğin her şeyi ben senin hizmetkarınmışcasına senin için var ettim. Senin ellerin oldum. Sen yeterince istemediğin için yapamadığını, olmadığını düşünüyorsun. Peki başka ne isterdin?

    -Tahtında oturmak isterdim.

    -Gel otur ve ben başka bir tahta oturacağım, bu tahtı sen istediğin için. Ama o zaman da o tahtı isteyeceksin. Sana doğrusunu söyleyim. Sen benim gibi olmadıkça; yani sevmeyi ve vermeyi öğrenmedikçe asla mutlu olamazsın. Zaten istediğim de budur. Mutlu olmayı, ahlak ve ruhta benim gibi olmayı öğrenmen. Üstünlüğün bu olduğunu kavraman. Sonsuz huzur ve zevke ulaşman. Peki başka ne istersin?

    -Ben zaten her şeye sahipmişim. İsteyecek bir şey bulamıyorum Ey en üstün ve ahlaklı olan RAB. İstediğim almak değil vermek olmalı. Asıl ilahlık  bunda saklı ve senin gibi olmak vermeyi bilmektir. Olunacak senden daha güzel bir şey yoktur.

    • Zamanla olgunlaşacak ve sana verdiğim dünyadaki insanlarla hakimiyetini paylaşacaksın. Onların hoşuna giden şeyleri onlara verdikçe, onlar için yaratıp onlara armağan ettikçe, onları hizmetkar olmaktan kurtarıp efendiler yaptıkça, daha mutlu olacaksın. Paylaşmanın en büyük zevk olduğunu, teşekkür etmenin ve affetmenin ilahi olduğunu fark edeceksin.

    Her şeyi kendine istemek açlık ve acizliktir. Her şeyi paylaşmak ve sonsuz armağanlar vermek işte bu ilahlıktır. Ruhumu armağan ettiğim her nefis olgunlaşıp mutlaka içindekini çıkaracak  ve bana dönecek. Ruhumdan yarattığım yaratılmış, ruhumu kavrayacak ve ölümsüz ruhtaki olağanüstü lezzeti keşfedecektir.

    O kişi ağlayarak sarılır Rabbine ve şöyle der yüksek bir sesle; “Sonsuza dek senin kulun ve sadık hizmetkarın olmak ne kadar güzel. Kulundan hiç bir şey esirgemeyen ve bana dostça sarılan, dilediğim her şeyi benim için, ben yorulmadan yapan Allah ne büyüksün”

    Rab da ona sımsıkı sarılır. Onu affeder içtenlikle ve sevgisi büyür. Sonra ona şöyle der;

    -Dilediğinden ve dileyebileceğinden bile fazlasını sana armağan edilecek, hazır mısın? Onları baktığında yüzündeki büyük sevinci  görmeyi çok isterim. Haydi gidelim.

    Ey kul; başına gelecek olan işte budur. O bıçağı dünyada iken hep daha fazlasını isteyen nefsine sapla. Onu Allah’ın huzurunda kurban et. Çünkü nefis daima en kötü şeyleri emreder. O çok nankör ve bencil. Aceleci ve huysuzdur. Düşünmekten nefret eder, hızlı kararlar verir.

    İhtiyaç duyduğundan fazla kısmı Allah’a vermedikçe onun bu ikramına layık olamazsın. Bu sadece para değil, zamanından, sevginden, ilginden her şeyin en değerlisini onunla paylaşmalısın.

     

    HAYALLER GERÇEKLERİN TOMURCUĞUDUR

    Her gerçek önce bir hayaldi. Her şey bir rüya bir plan ile başladı evet ama size bundan daha fazlasını söyleyeceğim.

    Eğer nerede olduğunuzu unutacak düzeyde bir hayali yaşarsanız, onu en az bir kaç dakika olsun kesintisiz canlı ve diri tutacak kadar duygularla dolu deneyimlerseniz o bir enerji olarak kendini var etmek için çırpınıp duran bir güce dönüşür.

    Kişi hayalinde Allah’ın huzuruna çıkıp ağladığını dertleştiğini düşünse, bu aslında belli bir düzeyde gerçektir; hayal değildir. Özellikle bir kişi ruhen belli bir makama ulaştığında düşüncelerinden de sorumlu olur. Ruhu, düşündüğünü gerçekleştirme konusunda enerji aleminde Rabbinden bir güç sahibi olur. Daha sonra gerçekleşeceğine dair büyük bir inançla ve cesaretle yılmaksızın ve ekip halinde çalışmak asla vazgeçmemek hemen her şeyi oldurabilir.

    Manaların şekil bulduğu ruh ve enerji alemi bu dünyanın mimarı ve temelidir. Her şey buradan önce orada şekillenir. Lakin insanın da orayı şekillendirebilme gücü vardır. Yani kapı tek yönlü değil çift yönlü açıktır.

    Kişi zikir ve Allah’a teslimiyet, iman yoluyla Rabbinden hediye olarak bir takım ikramlarla düşüncelerinin çoğunun gerçek olduğunu görür. Kalp gözü açılıp düşüncelerin bir kısmını duyabilir yada sırlar diline dökülüverir.

     

    ŞEYTANIN ÖYKÜNMESİ

    Şeytan, Allah’ın dostlarına ikram ettiği şeylerin büyüklüğünü gördüğünde o da kendisine iddiasını sınamada yardımcı olacağını umduğu şeylerden istedi. Şeytan bunlarla insanları sadece Allah’ın sınamasına vesiledir. Allah dostları üzerinde şeytanın hiç bir gücü ve yetkisi yoktur. Şeytan her daim Allah’ın yoluna benzer bir yola öykünür. O Rabbinden gördüğünü taklid eder. Rabbiyle mukayeseye imkan veren bir gücü yada aklı yoktur.

    Allah insanları uyarmak için peygamberler gönderdi. Şeytan da peygamberini istedi; ona medyumlar, kahinler ve falcılar verildi.

    Allah kutsal kitaplar indirdi. Şeytan da okunması için bir günah kitabı istedi. Ona içi şehvet veya isyan dolu şarkılar verildi.

    Allah kendi ilahi kanunlarını ve onlarla amel edecek salihleri yarattı. Şeytan da kanun ve onunla amel edecekleri istedi. Ona kanun olarak zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmak verildi, uygulayıcı olarak da siyasetçiler ve krallar verildi.

    Allah ibadethaneler yarattı. Şeytan “mekansız kaldım” dedi. Ona da meyhaneler, barlar ve kıraathaneler verildi.

    Allah doğru yolunu göstermek için apaçık dinini yarattı. Şeytan kimse kabul etmez diye gizli bir din istedi. Ona felsefe, putlar ve dünyaya tapınma verildi.

    Allah peygamber ve dostlarına mucizeler ve kerametler verdi. Şeytana büyü ve göz boyama kaldı.

    Allah namazı kullarına hediye etti. Şeytana şehvani ve anlamsız danslar kaldı.

    Allah abdesti hediye etti. Şeytan ve havarilerine, sarhoşluk veren içkiler ve kusmuk abdest suyu olarak verildi.

    Allah cennet vaat etti ve verdi. Şeytan dünyayı vaat etti ve ancak Allah’ın dilediğine verebildi.

    Allah dosdoğru bir yol inşa edip peygamberlerini ve havarileri o yol üzerinden gönderdi. Şeytan da yollar istedi ve doğru yolun üzerinden geçen eğri ve anlamsız yollar inşa etti.

    Şeytan istediklerini almakla sevindi ve amacına ulaşacağını düşündü. Oysa Allah’ın kullarını denemesini ve en iyi olanların iyiliğini ve güzelliğini arttırmada bir araç olacağını fark edemedi. Yine de o dahi salih kulları görünce saygı ile yaklaşır.

  • HER DUAYI GERÇEKLEŞTİREN; ALLAH’IN GİZLİ İSMİ NEDİR? (1. Kitap 14. Bölüm)

    Her yer dua paylaşımları ile dolu. “Şunu 40 kere oku zengin olursun, bunu okursan dertten kurtulursun.” Bunların kutsal kitaplarda yeri yok. Bunlar eskiden kitap satışı için para tuzağıydı, şimdi ise takipçi için tık tuzağı…

    Bu meseleye gösterilen ilgi insanların içindeki çirkinliği de gösteren bir ayna gibi. Zannediyoruz ki; bir ismi yada bir duayı 1000 kez tekrar edince Allah -haşa- bizim lamba cinimiz gibi dilediğimizi yapmaya başlayacak.

    Bu durumun misali şuna benziyor. Çok güzel ve iyi kalpli bir prenses varmış. Bir genç sarayın önüne yaklaşıp prensesin ismini bağırarak tekrar edip ona övgüler yağdırmaya başlamış. Prenses gülümseyerek  perdenin arkasından seslenmiş.

    “Neden ismimi haykırıp duruyorsun. Beni çok mu seviyorsun, aşık mı oldun yoksa” demiş?

    Adam ise şöyle cevap vermiş.

    “Benim bunu yapış nedenim, bahçende duran bir el arabasıdır. Bu arabayı bana vermen için ismini tekrar ederim.”

     Prenses düşünür. Ve gözleri dolarak şöyle der; haklısın, bir şey istemezden önce yada bir derdin olmazdan önce bana gelip böyle iltifat etmemiştin. Senin derdin el arabasıdır. Sonunda şöyle der;

    Al ve git… seni sarayıma düşünmüştüm ama sen hayvan barınağına araba istedin.

    Adam alınca sevinir iyi bir şey başardım zanneder. Yada alamayınca hayırlısı değilmiş, nasip değilmiş der. Buna sabretmekle de çok güzel bir hal içinde olduğunu zanneder. Hakikatte Allah’tan zatından sevgisinden başka bir şey istemenin haram olduğunu kavrayamaz. Sadece ayakta kalacak kadar istemeli, gerisini infak etmelidir. Bunu bilemez.

    Bir adam daha vardır. Sadece onun aşkıyla ismini anıp durmakta herkese prensesin ne kadar iyi ve muhteşem olduğunu anlatmaktadır. Ona seslenir kabul günü;

    Ey adam, sen neden ismimi tekrar edip durursun? Sen ne istiyorsun? Alıp git!

    O der ki; ben sadece sevginize talibim sultanım. Karnımın doyması ve üstümdeki çatı bana yetmekte, böylece size hizmet edebilirim. İşte benim mutluluğum budur. Yakınlığınızdan başka bir şey dilemem.

    Prenses şaşırır. Onu denemek ister. Elindekileri de alır ve vermez, bakar devam ediyor mu zikre, ibadete, yüceltmeye… Birde yağmur yağdırır bakalım üşüyüp gidecek mi diye? Sonunda adam gülümseyerek bakarken ilahi perdeye ve yağmur yıkıyor yüzünü… Prenses çıkıp koşarak gelir gizlendiği sarayın kapısından. “Sana dünyayı verdim” der.

    Adam mutlulukla şöyle der; senin yolunda feda edilecekse ne mutlu dünyaya!  Prenses; “sana bin tane cariye verdim”. Adam; “senin yüzün için vazgeçilecekse ne mutlu onları terk eden bana”… Prenses; “sana ruhumu verdim. İşte bu en büyük emanettir. Onu sakın incitme, çamura sokma, kirli düşüncelerle doldurma. O zaman hep beni görecek hep benimle olacaksın. Bu en büyük yakınlık olacak. Çiftler bile böyle yakın değildir. Yer ve gök bile.. Et ve tırnak bile kalp ve ruh kadar yakın değildir. İşte senin kalbindeki ruh oldum” der.

    Geriye bir prenses kalır, bir de prensesin adamdaki ruhu.