Kategori: Allah’ın Sırları (cc)

  • EMANET; İLAHİ RUHTUR (1. Kitap 13. Bölüm)

    Allah’ın emaneti ruhudur. O emanetini yani ruhunu verecek ve onda kendini görüp sevecek bir dost aradı. Ancak o emanete kim hıyanet ederse ondan hesap soracaktı. Dağlar o emanetten kaçtı. Ruh kalpti. Kalp bir et parçası değil; Rabbin eviydi. Kalpsiz demek; Allah’sız demekti.

    AHZAB 72

    Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara teklif ettik. Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular.  (Gök ve yerin Korkusu yalnız Allah’tır) Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o, çok zalimdir, çok cahildir.

    Çünkü içinde emanet olarak ne taşıdığını bilemedi. Ve emanetine zulm etmeye çalıştı; sahibini gazaba getirdi.

    SAD 38

    Onu (beşeri) tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!

    HADİD 4

    Nerede olursanız O sizinle birliktedir.

    O emanet ile beşer; Ademoğlu neredeyse tüm meleklerden üstün yaratıldı ve hepsi de secde ettiler. İnsanoğlu Rabbin ruhen birleştiği ve içinde kendini yaşadığı aynadaki resmiydi.

    KAF 16

    Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

     

    FECR 27-28

    1. yâ eyyetuhâ : ey
    2. en nefsu : nefs-kişi
    3. el mutmainnetu : mutmain olan, tatmin olan
    4. irciî : dön
    5. ilâ rabbiki : Rabbine
    6. râdıyeten : razı olarak
    7. mardıyyeten : Allah’ın rızasını kazanmış olarak

    Ey mutmain (tatmin olmuş, huzura ermiş) kişi, dön rabbine isteyen ve istenen olarak.

    RAD 28

    Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikri ile MUTMAİN OLUR.

    İçinde ne varsa o çıkar ağzından. İçinde Allah olan konuşamaz vardan yoktan.

     

    İNSANI ALLAH’A ERDİREN ZİKR NEDİR?

    “…Bana kulluk et; Beni zikir için namaz kıl (TaHa, 20/14)

    Allah’ı zikir elbette en yücedir (ekberdir). Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebut, 29/45)

    Allah’ı çok zikredin / çok anın. Ahzab 41

    Yani asıl zikir namazda saklıdır. Çünkü dil ile yapılan zikirde sadece dil ve kalp çalışırken; namazda tüm azalar çalışır. Namazın içinde oruç bile saklıdır. İnsan yiyemez içemez. Şehvete yaklaşamaz. Zekat gibidir, malından, sevdiklerinden, eğlencesinden ve zamanından verir. Namaz tüm ibadetlerin toplamı gibidir.

    Namaz haricinde zikrin en efdal zamanları güneş doğarken, batarken ve gece uyku arasında kalkınca olandır.

     

    KELİMELERİ TEKRAR EDİP DURMAK ZİKR MİDİR?

    “Sen sadece bu zikre uyanları uyarabilirsin”(Yasin 36/11)

    Kuran’da zikr, Kuran’ın bizzat kendisi olarak da tarif edilmiştir. Ancak Kuran’da Allah’ı çok tesbih etmek ve anmak emredildiğinden; Allah’ın bazı isimlerini tefekkür ederek ve aşkla çokça tekrar etmekte zikr kapsamına girer.

    En güzeli dengeli olarak her ikisini de yapmaktır.

     “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı/zikredildiği zaman kalpleri titrer…”(el-Enfâl, 2)

    Sadece dil ile kalp titremeden yapılan zikr boştur. Hatta böyle yapılıyorsa imanda eksiklik vardır. Kalp titremiyorsa kişi imanını gözden geçirmeli, tevbe etmeli halini düzeltmelidir. Çünkü kalpte titreme olmamasının alameti imanın eksikliği ve günah bataklığında mahvolmaktır.

    Kalbin titremesi nedir diye soranlara;

    “Vecilet” kelimesi korkmak ürpermek anlamına gelir Arapça’da. Kişinin Allah’tan korkması iki haklı nedenle olmalıdır. Biri sevdiği ve sevilmek istediği; her şeyini ona bağladığı mutlak ilahının rızasını kaybetmekten, hakkını verememekten korkmaktır. Bu sevgi aşk ve iştiyaktan, saygı ve minnetten gelir. Değerli ve güzeldir. Diğer korku ise; kulun işlediği günahları ve ayıplarını düşünerek Allah’tan utanıp onun sözlerinin ve yüz çevirmesinin şiddetinden korkmaktır. Bu ikisi de hak ve yerindedir. Olması gereklidir.

    Korkusuz ve kendinden emin bir kul – Allah ilişkisi kula yakışmaz. Kibirden ve gafletten, cehaletin büyüklüğünden ileri gelir. Hz Muhammed as. bile günde 100 kez tevbe ederken; hiçbir peygamber geleceğinden emin değilken; korkmadan zikretmek mümkün değildir.

    Lakin Allah razı olduğu kulun kalbine ilahi bir zevk verir.

    Bakara 152

    Öyle ise Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Ve Bana şükredin ve Beni inkâr etmeyin.

    O da kalbimizdeki tahtından bizi zikreder. Dudaklarda gerçek manada bir ıslanma hasıl olur sanki zikrettiği için bir kevser, bir içki sunulur. Biz imanla ve korkarak zikrettiysek, O’da bizi zikreder ve biz bunu kalbimizde kaynayan bir enerji ile duyar hissederiz. Allah perde ardından ismimizi zikrediyor olmasaydı kalp muhakkak dayanamaz infilak ederdi. Allah aşama aşama kalbi genişletip mutmain ederek kalbin perdesini açar ve eşsiz manevi zevklere ulaştırır.

  • DİLEĞİNE NASIL ULAŞIRSIN? (1. Kitap 12. Bölüm)

    Zülkarneyn de Firavun da büyük idealleri için sebeplere sahiptiler. Sebeplerin kıymetini biliyorlardı. Çünkü Allah Teala bile hikmet ve adaleti gereği sebeplere önem veriyordu. Kainatta ne olup bitiyorsa hepsini en az bin sebebe bağladı. Yaratılışı harekete geçiren şey sebepti ve insanı var eden şey de.

    Sebep her şeyin sırrı idi. Eğer iyi bir sebebin varsa tüm kapılar açılabilirdi.

    Sadaka, yani sadakatini kanıtlayacak derecede büyük bir fedakarlık yaparak bir başkasının derdini giderirsen; makul bir sebep olurdu o senin de hak ettiğin bir beladan kurtulmana ve affına.

    SEBEPLERİN SIRRI

    Sebebin önemliydi evet, ama sebebine önce sen inanmalısın ve o inancı sebebe götürecek enerjiyle beslemelisin. Yani sebebine tabi olup ardına düşmelisin. Kur’an büyük işler başaran Zulkarneyn’e sebepler verildiği, onun da verilen o sebeplere tabi olduğunu yani onları kabullenip, sahiplenip ardına düştüğünü söylüyor.

    Öyleyse dileklerin için makul ve güçlü sebepler bul.  Sonra o sebeplere tabi olup elinden gelen tüm enerjiyi ver ve yardımcı olabilecek her canlı ve nesnenin enerjisini de o sebebe tabi hale getirip yönlendir. Sebebin gücü ile ortaya koyduğun enerjinin çarpımı gücünde hızla gerçekleşecektir.

    Bir kaç örnekle iyice izah edeyim;

    Bir esnaf, kralla sebepsiz görüşmek istese, reddolunur. Sırf kendi menfaatine bencilce altın istemek için  görüşmek istese tard olunur. Ama tüm halkı ilgilendiren ve görüşmesini gerekli kılan önemli bir sebeple gelirse o zaman hem kabul olunur hem de onur bulur.

    Şeytana yetki veren güçlü sebep; kaybettiği hilafete layık olacak bir insan çıkmayacağını gösterip halife olmaktı. Rab ona yetki verdi, çünkü vermeseydi tüm melekler Rabbe şüphe edebilirdi. Güçlü bir sebep doğdu.

    Rab, şeytanın iddiasını kötülük ve zulümle, hile ve yalanla gerçekleştirmesine izin verdi. Sebebi kendisine isyan eden kibirli şeytanı cehenneme atmak istemesiydi. Allah için sebep gerekmese de, adil sıfatı sebebi bekledi.

    Bir kişi zengin olmak istediğinde sorulur; SEBEP? Ben birilerine faydalı oluyorum, haklı olarak bana da fayda olsun; karşılığını bu dünyada isterim derse, sebebi kabul edilebilir. Ama ben lüks araç seviyorum o yüzden zenginlik istiyorum derse sebebi güçsüzdür. Allah sizleri sebeplerinizle dinler; yine bir sebepten ötürü.

  • EVRENSEL MİRAS SİSTEMİ (1. Kitap 11. Bölüm)

    İbrahim a.s.’ın iki oğlu vardı. İlk oğlu Hacer isimli mısırlı bir cariyeden olan İsmail’di. İkinci oğlu ise kendi üvey kardeşi olan Sara’dan doğmuştu. (Sara ile İbrahim’in Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımlara göre babaları bir anneleri ayrıydı. Onlar soyun anneden geldiğine inandıkları için anneler farklı ise evlenmeyi mümkün görüyorlardı. Kur’an da bunu dolaylı olarak teyit eder).

    Allah’ın peygamberlik silsilesinin devam etmesi konusunda küçük oğul olan İshak ve soyunu seçtiğini görüyoruz. İshak soyundan belki binlerce peygamber geldiği halde, İsmail’den ise sadece 1 peygamber, Hz Muhammed As. çıkmıştı.

    Peygamberlikte miras hakkı yahudilikte ilk oğuldaydı, Yakup peygamber aslında abisinin olan peygamberlik mirasını almak için babasının kör kalmasından yararlanmış ve babası Yakup’u ilk çocuğu zannederek onu meshetmişti. Anadolu’daki tabiri ile el vermişti. Elbette bu Allah’ın bir planı idi. Rab her zaman büyük oğlu seçmek istemiyordu ve bu kuralın bozulmasına izin veriyordu. Özellikle peygamberlik gibi bir kurumda; sadece ilk doğan olmak liyakat getiremezdi.

    Sümer kitabelerinde Sümer’i kuran sözde tanrıların krallık mücadelesinde büyük evlat olduğu halde küçük kardeşine tahtı vermek zorunda kalan bir prensin öyküsü anlatılır. Bu öyküde küçük olan prens şöyle söyler; “abimle babalarımız birdir, ama annelerimiz farklıdır. Benim annem kral sülalesine yakın akrabadır. Abim ise cariye oğludur, kutsal soydan değildir, bu nedenle abim büyük olsa da kraliyet kanı taşımak açısından kraliyete daha yakınım”… Onun bu çıkışı seçici mecliste itibar görür ve kral olarak küçük kardeş atanır.

    Aslında İbrahim’in oğullarından küçük olanla peygamberliğin devam etmesi, yahudi gelenekleri açısından anlaşılmaz bir durum görünmekle birlikte asıl nedeni soy yakınlığıdır. Eğer kural zahiren değişiyor gibi görünse de Allah katındaki daha üstün ve insanca farkedilememiş durumlar ve kurallar nedeniyle akış değiştirilmektedir.

    Bazen Allah, önemli kimsenin oğlu değilken; Adem’i yada İbrahim’i seçip mübarek kılabilir ve yabancı bir soydan geleceğine dostunun soyundan görevlileri getirmeyi dostunu onurlandırmak için bir hediye olarak takdir edebilir.

    Şeytanın Adem’e karşı ateşin üstünlüğünü ve ona secde etmeyeceğini ilan etmesinin altında da aynı nedenler yatmaktadır. Evrensel bir kanun olarak ezelden beri uygulanan KÖK/GÖK’e yakınlık prensibine göre şeytan kendisinin haklı olduğunu düşünür. Şöyle ki;

    Adem toprak ve sudandır. Kendisi ise ateşin dumansız kısmından. Allah yani mutlak ve kadim olan varlık ise Saf Nur- Işıktır.  Melekleri nurundan, cinleri narından, insanı da çamurdan yaratmıştır. Şeytan ilahi miras prensibine göre Rahman’ın halifesinin kendisi olması gerektiğini iddia etti. Eğer nurdan bir melek seçilse idi belki de buna itiraz etmeyecekti. Çünkü bilinen üzere iblis ve soyu meleklerin içine yerleşmiş onlara saygı gösteren ve onlarca da saygı sevgi gören bir varlıktı. Silsilede insanı aşağıda gördü ve kendince bir hesap kitap yapıp; haşa Allah’a “sen haksızlık ediyorsun ben ondan üstünüm, nasıl bizi secde ettirip hilafetini ona verisin” dedi.

    Halbuki kendisine her sır açıklanmazdı ve açıklanmamıştı. Rab Adem’e kendi ruhundan üflemişti. Adem’de hem çamur vardı hem de ilahi nurun yerleşebileceği olağanüstü bir kalp tahtı.

    Allah, kutsi hadiste ” ne yerlere ne göklere sığmam. Ama inanan kulumun kalbine sığarım” buyuruyordu. İblis’teki kalp Allah’ı içine alan bir kalp değildi. Rab ayna gibi temaşa edeceği kalbe sahip muhteşem bir varlık yaratmıştı. Allah nurdu ve O ilahi nur kalbe imanla dolabiliyordu. Ancak şeytan dışarıdan bakıp onu hakir gördü. Hakikatte insan meleklerden bile ilahi mirasa daha yakındı. Bir o kadar da uzak…

    Olması gereken oldu, şeytan kibrinden ötürü dibe battı. İnsanların da nurdan uzak kalanları çamur kaldı, nura sahip olanlar ise meleklerden yüce bir kata alındı. Her şey evrensel miras yasasına uygun işledi.

    Peki bizler ilahi mirasın neresindeyiz? Çamur muyuz nurdan bir kalp mi?

    Rüyamda Rabbin bir isminin de DOLAR(H)İS sesine sahip bir isim olduğu söylendi. Bu Kalpti. Kur’anda kafirler için “onların düşünecek kalpleri yok” denir hep, yada kalpleri mühürlenmiş, kapatılmış, öldürülmüş insanlar… “

    Günümüzde bile kötüler için kalpsiz denir. Kalp bir insanı üstün hale getirir ahlaken.

    Kalbinizi yoklayın; içinde çamurdan yapılanlar mı var? Nur’dan yapılanlar mı? İlahi olan mı? O size hemen söyler mirasta nerede olduğunuzu…

    Çamurdan yapılma bedenler mi? Çamurdan yapılma evler mi? Topraktan çıkan türlü metaller mi? Yani topraktan ibaret dünya mıdır kalbinin sahibi, arzusu, isteği…? Yoksa Nur mudur? Çünkü her varlık kendi yurdunun yemeğine açtır.

    Aslan ot yemek istemez. Koyun da et sevmez. Kalbin senin aynandır, meleklerden üstün olan; dünyaya düşmandır, tiksinir dünya karmaşasından. İğreti ve iğrenç bulur. Nura dönüşen kalbin azığı ise zikirdir, aşktır. Gökten gelenle dolan, gökleri arzular. Amacı ve işi Allah’a ulaşmak olur. Defineci altın arar gece gündüz, definecinin aşkla diyar diyar gezdiği gibi Allah’ın ilmini ve nurunu aramadıkça sırlar verilmeyecektir.

  • ALLAH CİSİMDE TECELLİ EDER Mİ? (1. Kitap 10. Bölüm)

    Zaten Allah cisimden (görünen alemden) başka nerede tecelli eder ki? Görünen, görünmeyenin aynasıdır. Her mana şekil bulmak istediği gibi, her ruh da bir bedende temaşa etmek ister. Ortaya çıkmak istemeyen hiçbir sır olmadığı gibi, canlanmak istemeyen hiçbir hayal de yoktur.

    Allah cisimde tecelli eder mi? Zaten açan çiçekte, parlayan yıldızda ve her varlıkta tecelli eden ondan başka ne var ki?

    Bazıları “tecelli eden o değil, onun sıfatlarıdır” derler. Bunun manası şuna benzer. Bir tasarımcı bir robot yapar ve o robotu insanlara gönderip, onun dilinden, uzaktan konuşur. Tasarımcı o robotta tamamen olmasa da belli özellikleri ile görünmüştür. Elbette robot tasarımcı değildir, ama tasarımcı o robotta dilediği kadar tecelli etmiştir. İşte Allah’ın peygamberlerdeki tecelliyatı da bunun gibi yada daha da fazlasıdır.

    Öyleyse tecelliyatın dereceleri vardır ama tüm kainatta olan şey, Allah’ın tecelli etmesi, kendini göstermesinden başka bir şey değildir.

    Peki bir insanda Allah nasıl tecelli eder? Yine aynı şekilde belli mertebe ve ölçülerle dilediği kadar… Bunun sırrı ve ölçüsü Kuran’da saklıdır.

    A’râf Suresi 143. Ayet

    Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca Rabbim demişti, bana görün de bakayım sana. Rabbi, beni kesin olarak göremezsin sen demişti, fakat şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse görebilirsin beni. Derken Rabbi, dağa tecelli edince dağ, yerle bir oldu ve Musa bayılıp yere yığıldı. Kendisine gelince de seni noksan sıfatlardan tenzih ederim dedi, tövbe ettim sana ve ben, inananların ilkiyim.*

    Bu ayette “tecellâ rabbuhu lilcebeli” ibaresi geçer. Yani “Rabbi dağa tecelli etti.” Tecellinin anlamı “açığa çıkmak, görünmek” demektir. Yani “Rab” sonsuz olan, dağa tecelli edip kendini gösterdi. Sonsuzluk dağa aksetmeye başlayınca; sınırlı olan sonsuz olanı kaldıramadı. Mekan parçalandı ve o aksin şiddetini gören Musa baygınlık geçirdi.

    Ayette kesin olarak Allah’ın görülemeyeceği belirtilir. O bir dağa bile tecelli edip görünse, o dağ muhakkak yok olur. Bunu kanıtlayan bir diğer ayette;

    Şura 51;

    Allah, bir insanla ilham yoluyla[1], perde arkasından[2] veya tercih ettiği şeyi kendi izniyle içine fısıldasın diye elçi gönderme dışında bir yolla konuşmaz[3]. Yüce olan ve doğru kararlar veren O’dur.*

    Yani Allah, bir beşer yani insanla asla ona yüzünü aslolan haliyle gösterip konuşmaz. Dünyada ya da ahirette beşer sıfatını taşıdığım sürece bu gerçekleşmeyecektir.

    Anlatılan hallerin hiç birinde karşılıklı yüz yüze ibaresi geçmez. Hiçbir beşer Allah’ı görerek onunla konuşamaz yada Allah’ı göremez. Çünkü o zaten sonsuzdur ve her yerdedir. Asıl hali sonsuz enerji, yerlerin ve göklerin sonsuz ışığı olduğundan insan gözü onu idrak edemez. Allah Kuran’da kendini yerlerin ve göklerin nuru yani ışığı olarak tarif etmiştir. Gerçekten de ışık havada yada boşlukta görünmez. O ışık ancak bir cisme çarpınca kendisini gösterir. Aslında biz hiçbir zaman cismi görmeyiz. Gördüğümüz cisimden çarpıp yansıyan ışıktır. Enerji dalgalarıdır. Allah’ın görünmesi ancak onun nurunun bir cismi kaplaması ve nurun göze ulaşması ile mümkün olur.

    Ancak Allah bir perde ardından konuşur ibaresi çok sırlıdır. Çünkü o perde bir insan dili de olur. Buna en güzel örnekler peygamberlerdir. Hatta İsa doğrudan ruhullah ve kelimetullah, yani Allah’ın ruhu ve kelimesi sıfatlarını Kuran yoluyla da almıştır. Allah İsa’nın bedenini perde olarak kullanarak insanlara seslenmiştir. Aslında bakılırsa, tüm peygamberlerde belli derecelerde bu hal gerçekleşmiştir. Ancak bu vahiy ve tecelliyat hali geçince onlar tekrar acıkmaya, susamaya ve insani ihtiyaçlara bürünürler. Çünkü bu özellikleri kendilerinden değil Allah’tan bir hediyedir. O dilediğinde onların bedenlerinde tecelli eder, görünür, konuşur ve dilediğinde onları eski hallerine iade eder. İşte bu halin en güzel anlatımı Nur suresindedir.

    Nûr Suresi 35. Ayet

    Allah ışığıdır göklerin ve yeryüzünün. Işığının örneği, kandil konan yere benzer, orada bir kandil var, kandil, bir sırça içinde, sırça da parıl parıl parlayan bir yıldız sanki; doğuda da olmayan, batıda da olmayan kutlu zeytin ağacından yakılmış; ateş dokunmadan da yağı, hemen ışık verecek; nur üstüne nur. Allah, doğru yolu gösterir nuruyla dilediğine ve Allah, örnekler getirir insanlara ve Allah, her şeyi bilir.*

    Allah bu ayetle sonsuz bir nur olan zatının, bir misbahta yani kandillikte bir sırçayı perde olarak kullanarak görünebileceğini ifade etmektedir. Peygamberimiz as. bu ayeti okuyunca “işte o misbah benim” demiştir. O ilahi nur peygamberden peygambere ve onlardan varislerine akarak dilediği zaman tecelli edecektir. Ancak öyle bir gün gelecektir ki; bu ayetin asıl sırrı ortaya çıkacak ve insanlar yanan bir kandili görür gibi Allah’ı o sırça ile şifrelenmiş bedenin ardından göreceklerdir. O sırça isimli kişi Allah’ın bir yaratılmışı ve kuludur ve Allah’a sürekli namaz kılar ve secdelerle yakarır. Hal böyleyken Allah onun kalbinde ve bedeninde tecelli edecek ve dünyaya onun perde kılarak görünecektir. Bunun delili “Kıyameta” suresindedir;

    75:22-23

    Vucûhun yevme-iżin nâdira. İlâ rabbihâ nâzira(tun)

    Yüzler; O gün parıldar. Rabbine nazar ederler.

    Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

    “Bir kısım insanlar: “Ey Allah’ın Resulü, biz kıyamet gününde Rabbimizi görecek miyiz?” dediler. ResuluIIah da “Siz, ayın on dördünde ve altında bulut­ların bulunmadığı bir anda ayın görülmesini tartışır mısınız?” buyurdu. Onlar, “Hayır, Ey Allah’ın Resulü,” dediler. Resulullah: “Altında bulutların bulunmadı­ğı bir anda güneşin görülmesi hususunu tartışır mısınız?” buyurdu. “Hayır!..” de­diler. Resulullah: “İşte siz, Rabbinizi böylece göreceksiniz.” buyurdu. (3)

    Allah’ı gören dağ paramparça olurken, insanlar ona nasıl nazar edebilirler. İşte ayette ve hadislerde çok ince bir şekilde Allah kelimesi yerine Rabbine diyerek görünenin Allah’ın insanoğluna Rab atadığı bir beden olacağını üstü örtülü anlatır. Rab deyince hemen ilmi eksik olanlar çıldırmasın. Çünkü Arapça’da Rab efendi demektir ve günlük hayatta insanlar ve iş verenler, köle sahipleri için bile sıkça kullanılan bir kelimedir. İşte o Rab yani efendi; Allah’ın peygamberinden de öte olan “seçilmiş olan kral; halifedir”. Allah’ın vahyi ile peygamber gibi, Allah adına konuşur. O’nun nurundan bakan yüzler bile ışıldayacaktır. Çünkü yüce ve kendisinden başka ilah olmayan Allah onda bir sırçanın içinden parlar gibi parlayacaktır.

    “Yere ve göğe sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.”

    Hadisinin sırrı ortaya çıkacaktır. Onun bir sırrı da Mümin suresinde gizlidir.

    Allah’ın sırça bir lamba içinde tecelli edeceğini söyleyen kimselerin; sırça bir lambadan daha üstün olan; Allah’ın sadık bir kulunun kalbinde tecelli edeceğine inanmıyor olmaları, haset ve kıskançlık hastalığından kaynaklanmaktadır.

    KAF 16

    Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

    O zaten insanı tastamam kaplamıştır ve başka bir ayette ifade edildiği gibi “kalpleri iki parmağı arasında tutmaktadır”. Ama bunu dilediğine gösterir.

    Hakikatte Nur suresinde sırçadan da bahsetmez. O tecelli edeceği kişinin adını, nesebini ve memleketini Nur suresinin o ayetine gizlemiştir. Yoksa Allah’ın cam bir sırçanın içinde işi ne ola ki? Bu, O beklenen kişiyi gizleyen bir perdedir. Bunu arif olmayan ve aklı yetmeyen yorumlamasın. Kendisine günü geldiğinde izah edilene kadar, anlamadıysa suküt etsin. Anladıysa daha çok suküt etsin.

    Rüyasında Hakkı görenler yada Miraçta onu gören peygamber dahi, ancak Allah’ın sonsuz olan aslını değil, onun görünmeyi murad ettiği nurani tecelliyatı ve şekli görmüşlerdir. En yüksek derecede tecelli edeceği o Sırça dahi, Allah’ı aslı gibi göremez bilemez. Ancak kalbinden parlayanın Allah/Nur olduğuna ve işlerin tümünün onun tarafından yaratıldığına şahit olur. O kul bu halde iken kendisi yok olmuştur bir kalp gözü kalmıştır ki, O göz Rabbine şahittir ve onun tecelliyatı ile kelimesiz bir şekilde hayret, hamd ve yüceltme halindedir.

    Tasavvuf çok kirletilmiş ehli olmayanların elinde şirk aracına dönüşmüştür. Bir kimse derse ki, “ben mürşidim, ben fena fillah (Allah’ta yok olunan) makamındayım”. Ona muhakkak delili sorulur, ispat edemezse ona itibar edilmez.

    Ben Hakkım diyen Hallac-ı Mansur dahi sürekli namaz kılardı ve son arzusu da namaz kılmak olmuştu. Bu halde olan kimselere biat edilmese de, kınamak haramdır. Çünkü sonsuz olanın gelişi sarsıcıdır. O kişinin namaz kılması ve kendisindeki Ruhullah’ın tecelliyat hali geçince iki büklüm Allah önünde korkuya eğilmesi onun beraat belgesidir. Bunun dışında Rahman dilerse kendisini bir ışık olarak yada bir insan suretinde göstererek gökten de inebilir. Dilerse peygamberine de tecelli eder ve dilinden konuşur. Bunlardan dilediğini tercih eder. Allah her şeyi en iyi bilendir. Bu insan üstü haleti ruhiyeleri bizler tefsire kalksak da, kelimeler yetersizdir. Lakin arayış ve soru içindeki insanlara yetecek kadar bilgi verilmiştir.

    Muaz b. Cebel (ra) anlatıyor: Bir sabah Rasûlullah … Namazı kıldırdı ve selam verince ‘saflarınızda olduğunuz gibi durun’ buyurdu, sonra bize karşı döndü ve şöyle dedi: ‘sabahleyin beni namazdan alıkoyan şeyi size anlatacağım: Gece kalktım ve gücümün yettiği kadar namaz kıldım ve namazda uyuklamışım, uyanınca bir baktım ki en güzel şekil içerisinde Rabbim Azze ve Celle ile birlikteyim, Rabbim şöyle buyurdu:

    -“Ey Muhammed! Biliyor musun, mele-i a’l’â neyin tartışmasını yapıyorlar?”.

    Ben de:

    -“Bilmiyorum, Ey Rabbim” dedim.

    Rabbim:

    -“Ey Muhammed! Biliyor musun, mele-i a’l’â neyin tartışmasını yapıyorlar?” buyurdu.

    Ben de:

    -“Bilmiyorum, Ey Rabbim” dedim.

    Bunun üzerine gördüm ki, el (keff)ini omuzlarım arasına koydu, parmaklarının serinliğini göğsümde hissettim. (Semadaki) her şey bana tecelli etti ve onların hepsini bildim. …..(karşılıklı konuşma kısmı çıkarıldı)

    …Bundan sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Bu haktır. Onları öğrenin ve öğretin.”. (Ahmed b. Hanbel, 5/343)

    SIRLARIN SIRRI

    Allah Teala, Hz. Musa’ya yemeğe geleceğine dair söz verdi. Hz Musa şaşırsa da “nasıl olur bu?” diyerek, sevinip büyük bir şölen hazırlattı. Allah ertesi akşam yaşlı bir adamın kalbinde şölene geldi ama ihtiyara kötü davrandılar. Hz Musa Allah’ı göremeyince herkes onu suçladı ve o da Tur dağına sormaya gitti. Allah şöyle demişti;

    – Ben geldim ama bana yemek vermediniz.

    – Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

    – «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

    Allah kullarına yakın; şah damarından bile daha yakın; bu kadar ne yakın olabilir ki insana? Kalbinden başka. Kalp insanın ta kendisidir. Allah kalpte ise şah damarından yakın olmaz mı? Ama kime yakın; sadece kullarına… Allah demedi mi; benden başkasına kul olma… kaybedersin beni yoksa… Bakmam sana… Kalbini verme bir başkasına, benim gibi güzel bakamaz sana…

    Allah’a aşk, kulluk ve zikre boyanmak… kalpte bir taht inşa eder. Ona teslim olmak kalbin kapısını açar. Kişi tevbeyle ve masumiyet elbisesine bürünerek, Allah’tan başka her şeyden vazgeçip kendini kurban ettiğinde; Allah o kalbin tahtına bir nur olarak gelir ve oturur.

    İnsan nedir diye hiç düşündün mü? Arapça bir kelime “insan”. Ama eş anlamı “göz bebeği” demektir. İnsanın göz bebeğinden tecelli eder kainat. Kainatın var oluş amacı gözbebeklerinde görünmektir. Göz olmasa neye gerektir ki o? Rabbin gözbebeği insandır. Ondan bir süzgeç gibi geçirir kainatını, ondan geçip yine kendine düşer kainatın manası.

    Rabbin kendi gücünü ve güzelliğini bilmesi yeter elbet. Ama başkasının hayranlıkla büyülenmiş ve büyümüş gözbebeklerinde görmek kendini, gücünü, eşsiz yüzünü… kendi kendine bakmaktan daha da güzel hissettirmez mi kendini? İşte budur en güzel seyir hali… ve kulluğun anlamı.

    Rab; senin gözlerine senin karşına geçip bakmaz. Bu sınırlı bir bilgi verir. Rab, yüreğine aklına dolarak bakar, kendi yüzüne, senin gözünden. Senin dudaklarınla söyler kendine.. “ne ulusun sen”

    O kadar mütevazidir ki O; sen ayağına kapandım zannedersin yere kapandığında, ama o toprak olup, seccade olup sarılmıştır sana.

    Bir çok Hak yolcusu ermiş olmak, keramet ile her dilediğine ulaşıp Rab gibi olacağım diye istiyor ermişliği. Hakikatte Rabbe vermek değil gayesi kendini, Rabbi kendine almak, tahtına el koymaktır sanki…

    Her dileğim gerçek olsun demek; benliklerin en büyüğü ve küfrün ta kendisi… Allah’ım Senin dileğin gerçek olsun, ben yokum, tüm istediğim senin dileklerin olsun, dileğinin kölesiyim demek; işte kulluk budur. Allah’ı kendine kul etmeye çalışanlar, Rablerini sadece işleri düşünce hatırlar. Kendini kurban etmek, bıçağı boğazına vurmak değildir. Bencil arzularına bıçak vurmaktır. Rabbin istediğini istemektir. Onun adını haykırmak dünyaya ve her şeyini ona vermek kulluk etmektir.

    Kalbin tahtından kendini kaldırıp O’nu oturtmak demek; aşık olmaktır. Hiçbir aşık dert eder mi, benim değil sevgilinin dediği oldu diye? Aşığın başı sadece sevgilinin ayaklarına kapandığında huzurludur.

    Kalbinde o varken, onunla olduğunu tam anlamıyla bilip hissedersin. Hatta kendi varlığın konusunda şüpheye düşersin. Hiçbir şey istemene gerek kalmamıştır. Çünkü bilirsin ki, sen her şeysin… Kainata bakarsın aşık aşık, merhamet ve sevgidir adın. İçindeki ışığı yücelersin. O ışık olmasa göremezsin cenneti; şekil değil cennetin manada saklandığı gerçeğini…

    Allah, nur olmuş, kalbinden, gözünden, alnında parlıyorsa… Keramet arama daha… O gerektiğinde gösterir; eğer gerekiyorsa.. İncitme onu, çünkü keramet oyuncaktır, teslimiyetin gerçekleşmediğinin, her koşuldan razı olmanın sende yerleşmediğinin resmidir. İstediğini belki verir, ama cennetteki elmandan yersin. Sen isteme, bırak o verirse versin. Bir hediye gibi. İstenen şey sınavı ile gelir, istenmeden lütfedilen  şey ise bir hediyedir.

    Kulluk O’nun isteklerini yerine getirmektir. O istekler evvela kalbine yazılmış sonra da kutsal kitaplardadır. İyi kalpli, cömert, güler yüzlü ve adil olmak insanlara… Rabbine günde 5 kez secde etmek ve en sevdiklerinden yolunda harcamak farzdır. Bunları yapmadan, Rab kalbime baksın, bilir o içimi demek, kendini kandırmaktan ibarettir. Çünkü hangi sevgili gelmez ki; secdeye davet edildiğinde… Günde 10 dakika olan bir hatırlamaya kim çok der ki? Kazancının %10’undan vazgeçmek kimin hayatını yıkabilir ki? 10 zeytin yerine 9’u kimi aç bırakır ki? 10 gümüşlük bir at yerine 9 gümüşlük bir at kimi yolda bırakır ki? Bunu bile yapmakta zorlanıyorsa bir kişi; Rabbine nasıl; malın onda biri kadar olsun, değer verdiğini söyleyebilir ki? Bu affın kapısını açar sadece… Hoş görülürsün cimriliğinden ötürü onda bir verince… İmanındaki eksiklik, cennete inanmazlık eserine bir mazeret bulursun belki de…

    Ama onunla dolmak istiyorsan, Rabbin aynası, aşığı… O zaman hayatta kalmaktan ötesinden çekmelisin elini… Çalış, insanlığa hizmet et, ama Rabbin için… Onu yüceltmek için ve insanlara faydalı olmak için, güç toplayayım diye çalış. İbadettir bu. Ama bunu ölçülü yap ve bunun Rabbini unutturmasına izin verme. İşte namaz mükemmel bir ölçüdür. İşin Rabbinin davetinden önemliyse, işin artık Rabbin olmuştur. Düzenli namaz berat belgesidir. En sevdiklerimi bıraktım geldim, sana sevgim saygım daha çoktu, hiçbir şeyi senden önde tutmadım, ilah ve en yüce seni bildim… diyebilmenin belgesidir.

    Eğer kalbin katı ise; acı çekerek, yumuşat kalbini. Kırılınca kalp içinden yağı dökülür, ısınır yanmaya başlar. Yanan da yumuşar. En sevdiğin mallardan hibe etmek Allah yolunda, aslında kırmaktır kendini. Birden yumuşar kalp. Yandıkça ışık çıkar içinden.  İşte o zaman çekil sessiz bir köşeye, Allah’ın nurunu içine çağır… “Kurban ettim nefsimi, isteklerimi, tevbe ettim kendimden” de. Varlık en büyük günahtır çünkü sonsuz olanın huzurunda. “Gel ben ol” de. “Bana dönüş” de. Dikkat et, sen ona dönüşmek isteme, onun tahtını dileme. Ki o taht insanların sultanlığıdır. Patronluktur, güzelliktir, zenginliktir.. Onlar Allah’ındır. “E bana ne kaldı” diye sorarsın belki… Sana kalan kulluktur. Keşke bilsen kulluk sırrını. Kral kralın düşmanıdır, ama kuluna aşıktır. Krallar savaş meydanında cariyeler süslenmiş bahçelerdedir.

    NUR ÜSTÜNE NUR

    Kalbim bir misbah, Misbah içinde Nur, Sabah gibi, Yıldızları söndürmeye geldim,

    Zücc’acetin içinde bir Güneş! İnsanlığa HAKKI Haykırmaya geldim!

    O Allah ki; Nur üstüne Nur, Haktan bahsetmeye değil, Hakkı mucizelerle göstermeye geldim.

    İsmim Erdem’dir. Soyismim ÇetinKıyamet’e, Uyarmaya geldim.

    “Hu-ccetinKayimMu(n)ta” da gizli zar benim soyismim.

    Sağdan sola Erdem, soldan sağa Kaya’dan çıkacak Midra, bilirsen sırrını E.Metta’dır benim neslim.

    Nida’sı duyulsun diye; Arzın tam ortasından; Yunus’un, aşkından, Hacı Bayram’ın, Taptuk Emre’nin yanışından…Musa’nın asasından, İsa’nın soluğundan, Muhammed’in mirasından, Abraham’ın; Brahmanda uyanışından, Buda’nın O eşsiz mantrasından;[1]

    Batmayan bir güneşi getirdim.

    Enok’tan gelen o haber ki; Altın ölçüyle ölçülmüş, Yeryüzünün Sırrı ortaya dökülmüş, Mucize üstüne, mucize verildim.

     

    [1] Om mani padme Hum; Hint alfabesinde yazılan bu mantra yani en ünlü Budist zikrini Arap alfabesi yönünde soldan sağa okursanız “Muhammed api Nammu” okunur. “Nammu” Sümer’deki mutlak ve eşsiz ilk Tanrı’nın ismidir. “Api” ise r”uhun kaplaması yerleşmesi” manalarına gelir.

  • AŞK’IN TAPINAĞI: RA HU MAN (1. Kitap 9. Bölüm)

    “Nereye bakarsan bak; Allah’ın yüzünü görürsün” der Kur’an.

    Bir gün garip bir şey olur… Hayat hızla akıp giderken birden göz bebeklerini kör eden bir ışık doldurur.  Aslında görmeye yeni mi başladın? Yoksa ölüydün de yaşam veren o ilahi nefesi mi aldın? Bilemezsin… Ama ilk kez kalbinin attığını hissedersin. Orada öylece duruyor, herkesle sıra bekliyor, ama bakışı öyle güzel bir nisan yağmurudur ki kalbini istila eden. Yenilmeye razı olursun. Tapınmak ister kalp, tüm benliğin… Bir sözde ilahtın onu görene dek sen… Dünya etrafında dönsün isterdin. Onu gördüğün an kul olmayı seçtin. Onu mutlu etmek ve yaşamak için her şeyini verirdin.

    Söyle insan! Herkes o insana öylesine bakarken, sen neden onu ilahın gibi gördün, aşk denizine düştün, hiç düşünmez misin? İsabet eden bu ok; ceza mıdır, ödül müdür bilinmez ama neden sadece sana isabet etmiştir. Herkes onun yanından geçip giderken, sadece senin dizinin bağını çözen nedir? Niye sadece sen?

    Allah her şey… Ama onun Kuran’daki tarifi ve misali bir lamba içindeki, inci misali ışık değil mi gözleri alan? Sen hala anlamadın mı, görmedin mi Ra-Hu-Man’ın göz kırpışını? İlk kez belki de bir insanı İlahi boya ile süslenmiş görmüştün. İlk kez birine kul olmak istemiştin. Aklın “o bir insan” derken, kalbin “o  bir ilah” diyor, “tapayım” diyor. Yemin ederim sana kalbin doğruyu söylüyor. Sen cam bir çerağ içindeki hakikati görüyorsun. Bir su damlasına benzeyen sevgilinin gözlerinden; denizi seyreden insan… Gördüğündeki sırrı çözmüştü. Rahuman ona insan suretinde görünmüştü. Musa’yı yaşlı adam suretinde deneyen Allah, sana güzel bir suretle dönmüştü.

    Bir ermiş, bir adamla konuşmak için kapısını çalmış ama adam yokmuş ve kızı açmış o kapıyı. Ermiş kızın yüzünü görmüş ve o an bayılıp düşmüş, aşka tutulup kendine gelememiş nice zaman. Kızın babası bu durumu görüp ermişe kızını vermeyi teklif etmiş. Ermiş bunu reddetmiş. Çünkü o, ne gördüğünü biliyordu. O kör değildi. Ra-HU-Man’ın bir gün değil, bin gün, insan suretinde karşısına çıkacağını, aslında herkesce sıradan bulunan, şöyle biraz bakılıp geçilen bir yüzün ardına geçip, “ey insan secdeeee” diye seslenileceğini biliyordu.. O kör değildi… Rabbini gördü bir su damlasında. Bir çiçeğin küçücük yaprağından çiçekler bahçesinin kokusunu aldı. O an Hakkın nuru kalbini yaktı. Ay’a bakıp ona yansıyan güneşi anladı.

    AŞK KUTSALDIR EY İNSAN

    AŞK KUTSALDIR. AŞK TAPMAKTIR. AŞK ALLAH’I ANLAMAKTIR. AŞK KULLUK SIRRINA VAKIF OLMAKTIR.

    Soruyorum aşık olmayan kalbe. Ne zamandır ölüsün? Ne kadar oldu nefes alamadın? Ne zamandır bir çift göze bakıp, yada bir ceylana gölden su içen … “ne ulusun” diye ağladın?

    Bakmaya haya edip, güç yetiremeyip, onun gözlerini yüreğine nakşettin? Ve zikirlerine zikir ekledin? Ancak ahmaklar şekerci dükkanından şeker çalar. Şekerci seni çağırırken şeker ocağına.  Hangi kör büyüyü görür de bilmez büyücüsünü. Nasıl garip, ibretli bir kördüğüm ki; onu elde ettiğinde büyü sona eriyor, bambaşka bir hale dönüşüveriyor. Adeta; “senle işim yok artık” der gibi… Amacım seni bir kula değil, kendime aşık etmekti.

    Kuran ne der? “Nereye baksanız Allah’ın yüzünü görürsünüz.”

    İster doğaya bak, ister insana, körsen O’nu göremezsin asla.

    Ve Sen de kör çıktın ey insan! Bir göz aynasından seni çağırdım. Hiç mi duymadın? Hiç mi düşünmedin, onca insan arasından aşık etmek için kendime, seni seçtim. Ne aşık eden gözün haberi var senden… Ne de  senden başkası ona aşık oldu senin gibi… Kalpleri kör eden ışık benim; bakan da bakılan da benim vechim…

    Allah şöyle diyor kutsal kitapta;

    Velteffeti-ssâku bi-ssâk(i)

    O gün bacak bacağa dolanır.

    Kalem suresinde şöyle der;

    O gün bacak açılır ve secdeye çağrılırlar ama güç yetiremezler. Çünkü onlar dünyada secdeye çağrılmıştı. (da secde etmemişlerdi)

    Ey insan, sakınman gerekiyordu evet; ama hiç mi bir güzelin gözlerindeki örtü açılmadı? Rahman ve Rahiym’in, cennete misal yarattığı bir dizin ışığını gözün hiç mi çalmadı? Secdeye hiç mi çağrılmadı kalbin, sözsüz ve kitapsız, peygambersiz ve duasız… Kalbin “secde et” demedi mi yaratana… Perdelerin ardından kalbini kendine çağırana… Cehenneme girecek herkes; eğer bir elçi görmüşse ve O’nun huzurunda Rahman’a secde etmemişse. ALLAH VAR diye bağıran, SENİ BİR PEYGAMBER gibi yaratanına çağıran bir güzel görmedi mi güzel gözlerin?

    En sahih bilinen kaynaklarda bile, peygamber, benimle aynı tefsiri yaptı; bana inanmıyorsanız ona inanın;

    “Kalem suresindeki gibi; Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)”

    (Buhari, Tefsir, Nunvel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)

    Hz. Musa dua eden bir çoban gördü ve yaklaşıp dinledi;

    “Yeter ki gel, koyun kesip yediririm, Sen dile, ayaklarını yıkarım. Seni temizlerim. Ne kadar çok severim ben Sen’i. Sana çok hayranım.” gibi şeyler söylemekteydi.

    Duydukları karşısında Hz. Musa öfkeden küplere bindi, bağıra çağıra kesti o mübarek çobanın duasını:

    Hz. Musa:

    Sus, seni cahil adam! Ne yaptığını sanırsın? Allah’ın ayakları mı var yıkayasın? Böyle dua olur mu?

    Çoban, utanıp, bin tevbe etti ağlayarak. Bilmiyordum dedi. Musa adamı yola getirmekle ne iyi ettim diyerek dağa çıktı. Allah ona;

    “Ey Musa! sen bugün ne yaptın? Sen ayırmaya mı geldin beni aşıklarımla, yoksa buluşturmaya mı? Şu garip çobanı azarladın. Onun bana ne kadar yakın olduğunu anlayamadın.

    Diyerek Musa’yı azarladı… Musa koşarak çobana gitti…

    Rab Kur’anda Rahman tecelliyatıyla, “insanı iki elimle yarattım” dedi. Peygamber, “Rahman, ayağını cehennemin üstüne koyacak” dedi. Tevrat 7 elçinin onun yeryüzündeki gözleri olduğunu söyledi. Şüphe yok ki, yakında sonsuz ve sınırsız yüce Allah’ı Rahman tecelliyatı ile muhteşem bir insan suretinde göreceksiniz. Kiminiz ölmeden, kiminiz de yaşamadan…önce.

    Onu bu dünyada, bu yaşamında ya gördün ya da göreceksin, aşık olup seveceksin; bir perdenin ardından. Onu son bir kez de kıyamet günü göreceksin. Secdeye son bir kez daha davet edileceksin. Ama ölmeden onu göremediysen bir daha asla göremeyeceksin.

  • MUSA RABBİNİ GÖRDÜ MÜ GÖRMEDİ Mİ? (1. Kitap 8. Bölüm)

    Kuran’a göre hz. Musa Allah’ı göremedi hatta dağ bile onu görmeye dayanamadı ve infilak etti. Ancak Kuran’ın kendisini doğruladığı 3 bin yıllık Tevrat, Musa ve yanındaki 70 kişinin Rab’lerini gördüğünü söylüyor. Doğrusu şu ki; Allah sonsuzdur ve benzeri yoktur. Ancak O Allah; Rahman olarak ışık saçan bir insan suretinde alemlere tecelli eder. Allah’ı göremeyiz ancak Allah’ın tecelliyatı olan Rahman’ı görürüz. Rabbimiz Allah’tır ve onun tecelli ettiği yansıması olan Rahman’dır.

    TEVRAT- ÇIKIŞ 33

    (Allah;) Ancak, yüzümü[17] görmene izin veremem. Çünkü yüzümü[18] gören yaşayamaz.

    TEVRAT- ÇIKIŞ 24

    RAB Musa’ya, “Sen, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi bana gelin” dedi, “Bana uzaktan tapın. 2 Yalnız sen bana yaklaşacaksın. Ötekiler yaklaşmamalı. Halk seninle dağa çıkmamalı.” 3 Musa gidip RAB’bin bütün buyruklarını, ilkelerini halka anlattı. Herkes bir ağızdan, “RAB’bin her söylediğini yapacağız” diye karşılık verdi.4 Musa RAB’bin bütün buyruklarını yazdı. Sabah erkenden kalkıp dağın eteğinde bir sunak kurdu, İsrail’in on iki oymağını simgeleyen on iki taş sütun dikti. 5 Sonra İsrailli gençleri gönderdi. Onlar da RAB’be yakmalık sunular sundular, esenlik kurbanları olarak boğalar kestiler. 6 Musa kanın yarısını leğenlere doldurdu, öbür yarısını sunağın üzerine döktü. 7 Sonra antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, “RAB’bin her söylediğini yapacağız, O’nu dinleyeceğiz” dedi. 8 Musa leğenlerdeki kanı halkın üzerine serpti ve, “Bütün bu sözler uyarınca, RAB’bin sizinle yaptığı antlaşmanın kanı budur” dedi.9 Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi dağa çıkarak 10 İsrail’in Tanrısı’nı gördüler. Tanrı’nın ayakları altında laciverttaşını andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruydu. 11 Tanrı İsrail soylularına zarar vermedi. Tanrı’yı gördüler, sonra yiyip içtiler. 12 RAB Musa’ya, “Dağa, yanıma gel” dedi, “Burada bekle, halkın öğrenmesi için üzerine yasalarla buyrukları yazdığım taş levhaları sana vereceğim.” 13 Musa’yla yardımcısı Yeşu hazırlandılar. Musa Tanrı Dağı’na çıkarken, 14 İsrail ileri gelenlerine, “Geri dönünceye kadar bizi burada bekleyin” dedi, “Harun’la Hur aranızda; kimin sorunu olursa onlara başvursun.” 15 Musa dağa çıkınca, bulut dağı kapladı. 16 RAB’bin görkemi Sina Dağı’nın üzerine indi. Bulut dağı altı gün örttü. Yedinci gün RAB bulutun içinden Musa’ya seslendi. 17 RAB’bin görkemi İsrailliler’e dağın doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu. 18 Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı.

  • RABBİN İNSAN SURETİ (1. Kitap 7. Bölüm)

    Allah’ın her yerde ve mekandan münezzeh olup, aynı zamanda bir şekil alarak mekan içinde görünmesi nasıl izah edilir?

    Bilgisayar ve ekrandaki yüzü örneği

    Allah Teala misalen; işletim sistemi ve bilgisayarın tümü ise; Rahman tecelliyatı monitörde bir insan suretinde konuşan bilgisayar zihninin size görünen şeklidir. Ekranda gördüğümüz yüz bilgisayarın ve tüm programlarının size kendini göstermek istediği suretidir.

    Bilgisayarın tümünü görmeyiz ama o tümünü temsil eden kendi seçtiği bir surette ekrana kendini yansıtır. Ekranın gördüğümüz tamamı ve göremediğimiz tüm parçaları, içindeki enerjisi ve her şey Allah’ı temsil ederken, ekranda görünen yüz onun Rahman ve Musavvir ismiyle tecelliyatını gösterir.

    Deniz ve Buzdağı Örneği

    Deniz ile buz dağı aynı şeydir. Sadece zaman zaman deniz suyunun bir kısmı donar ve su buz olarak görünür. Halbuki denizden ayrı değildir.

    Aynı şekilde deniz buhar olduğunda göze gözükmez. Yani Allah hakikatte daima deniz olduğu halde balıklar onu görsün diye kendinin bir kısmını bir surette buz olarak şekil aldırıp gösterebilir. Buhar onun görünmeyen yüzü, deniz görünen yüzü, buz dağı da varlığa görünmeyi seçtiği şekil olarak tanımlanabilir.

    Zihninizdeki İnsan Örneği

    Aklınızda milyonlarca insan yaratın. Onları bir meydanda toplayın ve göğe bakmalarını isteyin. Sonra dilediğiniz bir şekilde belki de ışıklar saçan muhteşem bir insan suretinde onlara görünün. Bu durumda her yerde ve her şey olan sizin zihniniz-beyniniz… Rahman ise gökte tecelli ettiğiniz görünen yüzünüz olacaktır. Gökteki görüntü için size; “bu beynin efendisi işte orada” deseler; doğru söylemiş olurlar. Bir başkası “bu beynin efendisi her yerdedir, gördüğümüz her şey O’dur” dese… Yine doğru söylenmiş olur. Sizin farklı hal ve durumlarınıza verilen isimlerin hepsi de sizi doğru şekilde tanımlayabilir.

    Dikkat edin ki; zihninizde oluşturduğunuz bir hayale yakınlaştıkça odaklanırsınız. Beyinde bir enerji sanki beynin bir bölgesinde toplanır ve yoğunlaşır. Beyin o şeye odaklanıp düzenleme haline geçmiştir. İşte beyin bu halde iken beyninizde Rahman sıfatı tecelli etmektedir.

    Kur’an’dan ayetlerle Rahman sıfatı nerelerde kullanılmış bakarak daha iyi anlayalım.

     

    TEVRAT İNSANIN RAHMAN İLE BENZER BİR SURETTE YARATILDIĞINI DOĞRULUYOR

    Tekvin 1:27 Tanrı, insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.

     

    RABBİN ELLERİ

    38.75 (KUR’AN)

    “Ey İblis! İKİ ELİMLE yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?” dedi.

    55:1-5 (KUR’AN)

    Rahman, Kuran’ı öğretti,  insanı o yarattı, beyanı öğretti, güneşi, ayı ve hesabını…

    38.71 (KUR’AN)

    Hani Rabbin, meleklere, ben balçıktan bir insan yaratacağım demişti de…

     

    ALLAH’IN AYAĞI

    Enes b. Malik’ten (ra) rivayete göre Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:

    “Cehennem , durmadan daha var mı? (Kaf, 30) diyecek sonunda Allah ayağını cehenneme koyacaktır. Bunun üzerine cehennem: “İzzetin hakkı için yeter yeter”diyecektir ve böylece cehennemin bir kısmı bir kısmına sıkışacaktır.” (Buhari, Tefsir-ül Kuran:282 )

     

    RABB YERYÜZÜNE GELECEKTİR

    89:22 Rabbine geldiğinde ve melekler saf safken.

    Ve câe rabbuke (geldiğinde rabbine)vel meleku ( ve melekler) saffen saffâ(saffen). (saf saf)

    1. ve câe : ve geldi
    2. rabbu-ke : senin Rabbine
    3. ve el meleku : ve melekler
    4. saffen saffen : saflar halinde, saf saf

    “Senin Rabbin; Rahman”dır ayetini de hatırlayınız. “Allah” ve “Rahman” tamamen aynıdır. “Rahman” sadece Allah’ın bir ismi ve kainata kendini gösterdiği tezahürüdür.

     

    RAHMAN’A İYİLER

    BİR BİNEK ÜZERİNDE GELECEKTİR

    19.85 – Korunanları, binek üzerinde ikram ile Rahmân’a götürdüğümüz gün

    19.86 – Suçluları da yaya ve susuz olarak cehenneme sürdüğümüz (gün)

     

    RAHMAN BÜYÜK BİR TAHTTA OTURMAKTADIR

    20.5 – Rahmân,tahtına (arşa) yerleşmiştir..

    25.59 – Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da tahta  kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!

     

    RAHMAN’IN HEYBETİ ETKİLEYECEKTİR

    Taha 108

    O gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah’a dâvet edene uymasın ve Rahmân’ın heybetinden sesler kesilir, fısıltıdan başka bir şey duymazsın. O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.

    ŞEYTANIN TARTIŞTIĞI VE İSYAN ETTİĞİ RAHMAN’DIR

    19/MERYEM-44:

    Ey babacığım, şeytana kul olma! Muhakkak ki şeytan, Rahmân’a asi oldu.

     

    RAHMAN ÇOCUK EDİNMEZ

    19/MERYEM-92: Ve mâ yenbagî lir rahmâni en yettehıze veledâ(veleden).

    Ve Rahmân’a çocuk edinmek yakışmaz

     

    RAHMAN BİRİNE İZİN VERECEK, O DA DOĞRUYU SÖYLEYECEKTİR

    78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

    O gün, ruh  ve  melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz ve  o da doğru söyler.

     

    ALLAH SEÇTİĞİ BİR KULUN KALP TAHTINA DA YERLEŞİR

    24:35

    Allah göklerin ve yerin ışığıdır. O’nun ışığının benzeri; içinde lamba bulunan kandillik gibidir. O lamba cam içindedir. Cam inci yıldız gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan, mübarek ağacın/şecerenin yağı ile yakılır. O yağ ateş bile değmeden ışık verir. Işık üzerine ışıktır. Allah dilediğine nuru ulaştırır. Ve Allah, insanlara örnekler verir. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

    Işık ve Nur olan Allah, dilerse yarattığı bir lamba çerağın içindeki camın rengine bürünerek insanlığa seslenebilir. Sonsuz ve akıl alıcı muhteşem zatı, bir kandilin içinde insanların anlayıp gördüğü ve dayanabildiği bir seviyeye iner. O çerağ, o kandil, kalptir. Rahman’ın tahtı gökte olsa da, Allah her yerde olması nedeniyle, tahtını gönüllere kurmuştur. Gören gözler ve ışığı keşfeden akıllar tahtın yolları ve yolcularıdır.

    Peygamberlik nuru en az 4’tür. İshak ve İsmail’de 2. Zerdüşt ve Buda’da 2 nuru temsil eder. Bu nurlar en son birleşerek ahir zaman uyarıcısında en güçlü hali ile ortaya çıkması ve tüm dinlere hitap etmesi beklenir. Allah en iyi bilendir.

    RABBİN İNSAN SURETİ

    “Allah, insanı Rahman suretinde yarattı.” (Buharî, İsti’zân, 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28)

    “Allah ahirette peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim, İman 302; Müsned, 3/1)

    Ancak bir sonraki hadiste tüm müminlerin de bunu göreceğinden bahsedilmektedir.

    ALLAH’IN BACAĞI

    Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim,

    “Baldırın açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak” şöyle diyordu:

    “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” (Buhari, Tefsir, Nunvel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Kıyamet günü insanlar toplu olduğu halde bir nidacı:

    −Her ümmet dünyada neye tapıyor idiyse onun peşine düşsün, diye seslenir. Bunun üzerine Allah’ın gayrısı şeylerden putlara ve dikili taşlara tapınanların hepsi cehenneme dökülürler. Geriye günahkâr ve Allah’a kulluk yapan ehli kitap ümmetler kalır. Yahudiler çağrılır ve neye taptıkları sorulur. Onlar:

    −Biz Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapıyorduk, derler. Bunun üzerine onlara:

    −Yalan söylüyorsunuz, Allah eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara istekleri sorulur, onlar da susadıklarını söylerler. Cehennem onlara bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek için birbirlerini çiğneyerek oraya gider ve ateşe dökülürler.

    Sonra Hristiyanlar çağrılır, neye taptıkları sorulur:

    −Allah’ın oğlu Mesih İsa’ya tapıyorduk, derler. Bunun üzerine onlara da:

    −Yalan söylüyorsunuz, Allah hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara da istekleri sorulur, susadıklarını söylerler. Cehennem aynı şekilde onlara da bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek maksadıyla birbirlerini ezerek oraya gider ve ateşe dökülürler.

    Meydanda sadık olsun, facir olsun yalnızca Allah-u Teâlâ’ya kulluk eden muvahhid kimseler kalır. Âlemlerin Rabbi Subhanehu ve Teâlâ onlara, gördükleri sûretin dışında başka bir sûrette gelerek:

    −Neyi bekliyorsunuz? Her ümmet kulluk yaptığının peşine düştü, diye seslenir. Onlar:

    −Biz muhtaç olduğumuz halde dünyada bu insanlardan ayrıldık ve onlarla arkadaşlık yapmadık, şimdi kendisine kulluk yaptığımız Rabbimizi bekliyoruz, derler. Allah-u Teâlâ:

    −Ben sizin Rabbinizim, der. Bunun üzerine o muvahhid topluluk iki ya da üç kere:

    −Senden Allah’a sığınırız, biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız, derler. Allah-u Teâlâ onlara:

    −Sizinle Rabbiniz arasında kendisini tanıyabileceğiniz bir alamet var mı? diye sorunca:

    -Evet, baldırdır, derler. Allah-u Teâlâ baldırını (sâkını) açar, ihlâslı mü’minler hemen O’na secde ederler. Dünyadayken riya ve gösteriş için Allah’a secde edip namaz kılanlar da secde etmek isterler ancak Allah buna müsaade etmez ve onların sırtlarını tek bir tabakaya çevirir. Secde etmek istedikçe enseleri üzere geri düşerler.

    “İncik/baldır açıldığı gün secdeye davet olunurlar da güç yetiremezler.” Kalem: 42

    Sonra secde edenler başlarını kaldırırlar. Gördükleri ilk sûreti değişmiş olduğu halde:

    −Ben sizin Rabbinizim, der, onlar da:

    −Sen Rabbimizsin, derler. Akabinde cehennemin üzerine Sırat Köprüsü kurulur ve şefaate izin verilir.”[1]

     

    İncil Vahiy 19

    1  O sırada baktım; gökler açılmıştı ve orada beyaz bir at+ vardı. Binicisinin adı Sadık+ ve Gerçek’ti.+ Onun hükümleri ve savaşı adildir.+ 12  Gözleri alev alev yanıyor+ ve başında taçlar bulunuyordu.+ Üzerine kendisinden başka kimsenin bilmediği bir isim+ yazılmıştı. 13  Üstüne kan+ sıçramış bir elbise giymiş, kendisine “Tanrı’nın Sözü”+ adı verilmişti. 14  Ayrıca gökteki ordular da beyaz atlar üzerinde onu izliyordu. Onlar da beyaz, temiz ve has ketenler giymişti. 15  Ağzından uzun ve keskin bir kılıç çıkıyordu.+ Kendisi bununla milletleri vuracak ve demir değnekle+ onları güdecek. Ayrıca, Mutlak Güce Sahip Tanrı’nın gazap ve öfkesiyle,+ şıra teknesini+ de o çiğniyordu. 16  Giysisinde, uyluğunun (bacağının) üzerine gelen yerde, ‘Krallar Kralı ve efendiler Efendisi’+ adı yazılıydı.

    Ağzından çıkan bir kılıçla kötüleri öldürmesi, onları demir bir tokmak ile gütmesi, beyaz bir atın üzerinde gelmesi “beklenen kişinin” islami hadislerdeki alametlerinden olduğunu hatırlayınız. İslam alimlerinin “sak” ayetini tefsir edemediklerini ve Rabbin tecelliyatını tarifte çaresiz kaldıklarını görünce “tüm kutsal kitaplardan” ayetlerin birleşimi ile onlara göstermek istedim.

    [1] Buhari: 801, 6471, 7303, 7310, Müslim: 182-183

     

  • RABBİN UZAYDAKİ SESİNİ DUYALIM (1. Kitap 6. Bölüm)

    Şimdi bilimsel verilerle bunu ispat edelim.

    Önce sesli konuşmasını dinleyelim;

    “O, ol der ve olur”

    “Yaratması sadece ol demesiyle gerçekleşir”

    “Eğer evrenin sırrını bulmak istiyorsan, enerji, frekans ve titreşim açısından düşünmelisin” –Nikola Tesla

    “Titreşimleri duyularımızla algılayabileceğimiz şekilde indirgenen enerjiye “madde” deriz. “Madde” diye bir şey yoktur.” –Albert Einstein

    Bing Bang yani evrenin ilk yaratılışındaki 300 bin yıllık atomların ve maddenin görünmeye başladığı evrenin kozmik sıvı olarak tanımlandığı o dönemde büyük bir sesin evreni titrettiğini ve maddenin ortaya çıkmasında etkili olduğunu bilim bugün keşfetmiştir.

    Kozmik ses dalgaları adı verilen bu olağanüstü ses dalgası hakkında Newscientist dergisinin hazırladığı bilimsel makalede şu ifadeler yer alıyordu;

    Big Bang’ten hemen sonra ortaya çıkan kozmik ses dalgaları da evren haritasına entegre edildi. Erken Evren’de fotonlar tarafından emildiği düşünülen bu dalgaların varlığı ilk kez 2005 yılında keşfedilmişti. Erken Evren kabul edilen ilk 300 bin yıla ait ‘yankı’ları taşıyan bu kozmik ses dalgalarından, galaksilerin dağılımını anlamada istifade edilecek. Bilim insanları kozmik ses dalgalarını da hesaba katarak, astronomik ölçümlerin kesinliğini artırmayı hedefliyor.” [1]

    Bilim adamları bu kozmik ses dalgaları olmasaydı belki de evrenin hiç oluşamayacağını düşünüyorlar. İşte o ses dalgaları;

    RAB EVRENE NELER SÖYLEDİ (ENOK PEYGAMBER’DEN)

    Evren nasıl oluştu? Enok kitabındaki mucizevi detaylara bakmadan önce evrenin var edilişi ile ilgili detayları yeniden bir gözden geçirelim.

    Henüz görünmeyen bir enerji belki de bomba gibi patlayarak uzayın derin boşluğuna saçılmıştı. Bu kozmik patlamaya; “big bang” yani “büyük patlama” ismi verildi. Saniyede, evrenin sıcaklığı 2 trilyon dereceye düştü ve önce maddenin bilinen en temel yapı taşları olan quark’lar oluştu, daha sonra da bunlardan atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötronlar oluştu. Şaşırtıcı şekilde ilk 300.000 yıl boyunca ışık bu patlama yığının içinde gizli kaldı ve görünmedi.

    Şimdi Peygamber Enok’un (İdris As.) kitabında evrenin ilk yaratılışını anlatan detaylara bakalım

    Bölüm-25 

    1- En düşük (basit) şeylere şunu emrettim; görünmez şeyler, görünür şeylere dönüşmeli. Ve Adoil (ado-il Tanrı’nın Kargaşası demektir) çok büyük oldu ve ben ona baktım. O büyük ışıktan bir gövdeye sahipti.

    (ikinci paragrafta ise yoğun galaktik maddenin çözülüp dağılarak ışık hüzmeleri halinde çözülüp evrene yayılışı harikulade şekilde anlatılıyor)

    2- Ve Ben ona dedim: “Adoil kendini çöz-çözül! Ve senden görünenin çıkmasına izin ver.” O da çözüldü ve çok büyük bir “ışık” ortaya çıktı.

    26-3-Ve ona dedim ki: “Oranın altına git. Kendi kendini yerleştir. Alt seviyedeki şeyler için temel ol! O archas oldu. (Archas – arklar demektir. Maddenin en temel hali olan quarklar enerji arklarını temsil eder) aşağı indi ve kendi kendini yerleştirdi. Alt seviyedeki şeyler için temel (maddenin yapı taşı) oldu. Karanlığın aşağısında başka hiçbir şey yoktu.[2]

    Oluşan ve maddeye ilk temelini veren şey quarklardır. Gerçekten de bir titreşim ve frekans içindeki enerji arkları -yayları gibidirler. Tariflerin ne kadar muhteşem olduğunu görmektesiniz.

    Enok’un diğer adıyla İdris a.s.’ın da gerçekten yaratıcıdan vahiy aldığını binlerce yıl önce kimsenin bilemeyeceği bu bilgileri bize bildirmesi ile anlamış oluyoruz.

    Hem Tevrat’ta hem Kuran’da anlatılan içsel tahtını O, bu ışığın ortasına koymuştur. Görüyoruz ki o, bunları yaparken konuşmaktadır. Tüm kutsal kitaplarda bu böyledir. O yarattıklarına şekil verirken frekansları kullanmaktadır. Frekans duyabildiğimiz aralığa geldiğinde ona ses deriz. Yani yaratıcı aslında her şeyle frekanslar yoluyla her an konuşmaktadır ve yaratışına devam etmektedir.

    Adoil, yani büyük patlama, büyük kargaşa ise yaratıcının yaratmaya karar verdiği harekete geçtiği anda içinde büyüyen enerji ile olan içsel konuşmasıdır. Dışındaki varlıklarla değil; bizzat kendi özündeki patlama ile konuştuğu için ona ADO-EL yani “Tanrı’nın patlaması – kargaşası” adını vermiştir.

    Özetlersek ;

    Yaratıcımız Allah, gökte oturan bir kral değildir. Her şeydir ve sonsuzdur. Fakat dilediği surette insanlara görünür. İsterse bir kral isterse ışıktan bir ruh yada kambur bir yaşlı adam suretinde.

    O, konuşur ve bu seslerin evrendeki tezahürü frekanslardır ve ölçümlenebilir.

    O, her zerresi ile görür ve insana kendinden bir kısmını gösterir. Çift yarık deneyi ile aslında ispatlanan budur.

    Peki kutsal kitaplardaki insansı ilah anlatımları bir çelişki değil midir? Hayır. Yaratıcı hem her yerde ve her şey olduğunu hem de kendini dilediği bir surette ifade edebileceğini bizzat yaşayarak gösterecektir.

    SENİN İÇİN ŞEKİL ALDI KAİNAT

    Neden tüm varlık senin gözlerine bakıyor; var olabilmek için? Neden şekil alıp var oluyor yokluk; gözlerin hatrına. Çünkü Rab; içine kendi yüzünü görebileceği bir ayna yerleştirdi. Yaratılmış en üstün şey olabilme ihtimaline sahip; içinden bir çoklarına dostum ve sevdiğim dediği insana melekleri secde ettirdi. Ona ayna misali derin gözler verdi; bu nedenle evrende yaratılmış güzel ne varsa insana mutlaka sunulacak; gözleri hatrına. Unutma, kulak bir göz, ten bir göz, akıl ve kalp, burun ve dil de bir gözdür aslında.

    [1] Kaynak: New Scientist 15 May 2006 by Kimm Groshong

    http://www.newscientist.com/article/dn9164-biggest-map-of-universe-reveals-colossal-structures.html

    http://thaber.wordpress.com/page/14/

    [2] https://reluctant-messenger.com/2enoch01-68.htm

     

  • BİR SİMULASYONUN İÇİNDEYİZ (1. Kitap 5. Bölüm)

    Baştan beri anlattığımız üzere; Einstein’in de dediği gibi “madde” diye bir şey yok. Gerçek sandığımız her şey bilinçli, her şeyi görebilen ve ses gibi frekanslarla titreşen bir enerjinin benliği olan ve geliştirilebilir “insan” adlı bir yazılımla değerlendirilmesinden ibaret.
    Tabi ki kod düzeni, tüm sistemin yapısı bildiğimiz bilgisayarlar gibi değil. Maddenin boşluklu yapısı 1 ve 0 yani var ve yok kavramı enerji arklarının dizilimi yönüyle benzeşim gösterir. Ama gördüğümüz evren farklı bir alemdeki manaya dönüşen kelimelerin (kodların), sınırlı dünyamızda şekil almasından ibarettir.

    İnsanların tasarladığı şeyler Yaratıcı’nın tasarladığına benzemeye başlar. Çünkü bilgisinin kökeni, ilham kaynağı hakikatte bir parçası olduğu yaratıcısıdır.

    Bir bilgisayar oyununda her şeyi çevresel ve gerçek gibi görsek de hiç bir şey gerçek değildir, enerjidir. Bizim gözlerimizi temsil eden kamera o tarafa döndüğü zaman; bilgi işlenir ve o bilgi kümesi olan sözler madde gibi şekil alarak bize madde izlenimi verir. Bu yüksek verim için gereklidir. Evrende gereksiz hiç bir şey yapılmaz. Gerçekte madde yoktur. Çift yarık deneyini hatırlayın; gözlerimiz yani kamera dönünce fotonlar potansiyel dalgalar gibi davranmak yerine maddeyi ortaya çıkaran ölçülebilir parçacık türevli etkiler gösteriyordu.

    Bilgisayar oyununda her şey belli mesafeden net görünecek çözünürlükte tasarlanmıştır. Eğer çok yaklaşırsak birbirinden farkı olmayan pixeller belli olur ve oyun hilesi ortaya çıkar. Pixeller frekans olarak da tanımlanabilen belli renk değerleri alabilen enerji küpleri gibidir. Yakından bakınca gerçeklik kaybolur. Dünyamız da aynı böyledir. Eğer çok yakından bakarsak her şey birbirinden farkı olmayan quarklar, enerji arkları şeklinde görünecektir.

    Bir mühendis yani Yaratıcı tarafından tasarlanmış muazzam güzellikte dev bir simülasyonun içindeyiz.

    Gerçeklik için maddenin gerekli olmadığını, bir evren yaratmak için sadece beyin içindeki enerji arklarının yeterli olduğunu bize rüyalar göstererek fısıldayan işte O yaratıcıdır. İnsanoğlu sürekli dış dünyasını geliştirmeye çalışıyor. Ancak içsel anlamda kontrol kabiliyetlerini arttırdığında; rüyalarını kontrol edebilecek, içinde sonsuz evrenler var edebilecek ve bir anlık ömrüne bin yıl sığdırabilecektir.

    Peki; kutsal kitaplar yaratıcı hakkında başka neler diyor; tüm varlıklarla sesli konuştuğunu, her şeyi gördüğünü ve muhteşem bir akla ve bilgiye sahip olduğunu. Öyleyse o sesi şimdi dinleyelim.

  • YENİ BİR YARATICI TANIMI; ATEİZMİ YOK EDER! (1. Kitap 4. Bölüm)

    ALLAH’I ŞİMDİ GÖRECEK VE DUYACAKSINIZ

    Yaratıcı hakkında çok şey söyleniyor. Kutsal kitaplarda bazen bir insan gibi el ve ayaklı, bazen de her yerde olan sonsuz bir varlık gibi anlatılıyor. Onun bazen ışık, bazen de saf enerji olarak betimlendiğine de şahit oluyoruz. Bazıları ise ateist olup; o hiç var olmadı diyor. Peki O’nun hakkındaki gerçek nedir? Kutsal kitaplardaki bu farklı anlatımların sırrını ve bir çelişki olmadığını göreceksiniz.

    Bu sunumda Yaratıcıyı görmekle kalmayacak, sesini duyacak ve gözlerini fark edeceksiniz. Hem de bilimsel kanıtlarıyla ve bizzat kendinizde deneyimleyerek. Kuran, İncil ve Tevrat gibi kutsal kitaplarda anlatılanlarla bilimsel verilerin ışığında hayranlık veren bilgilere ulaştık. Artık dünyayı bambaşka şekilde göreceğinize inanıyorum. Korkarım ki, asrın insanı yaratıcısını çok yanlış anladı. İçten içe herkes onu sadece uzayda yaşayan bir kral figürü olarak hayal ediyor. Oysa geçmişte yaşayan nice peygamber ve bilge; onu sürekli gördüğünü söylüyordu. Kuran ve Tevrat gibi kitaplarda ateistler üzerinde neredeyse hiç durulmaz. Çünkü Yaratıcıya göre ateist yoktur. Çünkü o gizli değildir. O saklanmaz. Bir insan istese de ateist olamaz. Sorun; yada ateizm; yaratıcının sadece gökte oturan bir kral gibi tanımlanmasından kaynaklanmaktadır.

    …Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vechi) işte oradadır. Bakara 115

    Yaratıcı kutsal kitaplarda “her şey; evren ve ötesi” olarak tanımlanıyorsa; yaratıcı için “yok” demek imkansızdır. Çünkü O’nu herkes sürekli görmektedir. Çünkü O her şeydir. Tüm kutsal kitaplarda onu görmek isteyen peygamberler ve halkları anlayışlarındaki yetersizlik nedeniyle cezalandırılmış; kimi yıldırım çarpmış (hz. Musa’nın halkı), kimi şok geçirmiş (hz. Musa), kimi de kınanmıştır(hz. İsa’nın havarileri).

    Yaratıcı gelecekte bizlere özel bir surette görünmek istediğinde göreceğimiz şey; onun bize görünmeyi seçtiği şekil olacaktır. Çünkü o zaten her şeydir ve zaten sürekli görünmektedir. Bu ayrım Kuran’da çok incedir. Mesela bir ayette, “bulutlar yarılıp da Rabbin geldiğinde” yazılıdır.  Burada özellikle “Allah geldiğinde” demez. Allah çünkü her yerdedir. Allah’ın tezahür edişi; Rahman; RAB, yani efendi, “Allah adına ve emriyle yönetmek üzere geldiğinde” demektir. Başka bir ayetle; “o gün Allah’ın ışığı yeryüzünü kaplayacaktır” der. Dikkat edin her yerde olan Allah’ın kendisi değil, Allah’ın ışığı kaplayacaktır.

    O ilktir, o en sondur, görünen ve gizli olandır. O, her şeyi bilendir. (57-3)

    “O hem görünen hem gizlidir” Aslında insan gibi; yüzünü görebilirsiniz arkadaşınızın, ama ruhunu, vücudunun içini yada sizden sakladığı yönlerini göremezsiniz. Evren Allah’ın yüzüdür. Zatından dilediği kadarını bizlere göstermektedir. Kutsal kitaplarda o şöyle tanımlanır;

    O doğurmamış ve doğurulmamıştır. (İhlas Suresi)

    Zannediyorlar ki; “Allah” isminde bir kral vardı; kendisinin harici bir yerde az uzakta evreni yarattı iki elinin arasında.. Yani kainatı bir şekilde kendinden doğurdu. Hayır bu doğru değildir.  O yaratırken bizzat kendi varlığını kullanır. Bu yüzden her şeyi görür ve her şeyi bilip yönetir. Çünkü gören ve görünen birdir. Eğer evren ayrı, yaratıcı ayrı olsaydı, evren de yaratıcıdan doğmuş olurdu.  Oysa Allah doğurmamıştır.

    “Senin rabbinin vechi asla yok olmaz” (Rahmân 55/27)

    Gerçekten de enerjiden bir vücuda sahip olan evren asla yok olmayacaktır. Sadece maddeden enerjiye ve enerjiden maddeye bir değişim içindedir. Yok olmuş görünen sadece zahirden batına dönüşür; Allah’ın ilminde saklıdır.

    O ( hiçbir şey ) doğurmamış ve doğurulmamıştır. (İhlas Suresi-3)

    Evren yaratıcının sesiyle yüzüne şekil vermesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle yıkmak, kırmak, bozmak, öldürmek gibi yıkıcı eylemlerin hepsi son derece büyük günahlar olarak tanımlanmıştır. Hayalimizde bir insan yaratmamızın nedeni, yaratıcınınki ile aynıdır. Bilinme arzumuzdur. Vermeye ve karşılığında saygı, sevgi görmeye olan yaratıcıdan miras kalan tutkumuzdur. Yapılan, yapandan izler taşır. Mühendis ancak kendi ruhundan inşa edebilir yaptığına. Bilmediğini kendinden olmayan bir şeyi yükleyemez tasarımına.

    BİZ DUYGULARI OLAN BİR GÖZDEN İBARETİZ

    Aslında yaptığımızı zannettiğimiz şeylerin hiç birini yapmıyoruz. Hepsini bize oluyor gibi gösterip yerimize yaratan güç Allah’tır.

    Sizi de yapageldiklerinizi de Allah yaratmıştır. ( 37/96)

    Evrenin bir simulasyon oluşunu birazdan anlatacağım. Aslında bizler işletim sistemine istek gönderen bilinç ve duygu sahibi kullanıcı kod parçacıkları gibiyiz. Tüm işi işletim sistemi yapmaktadır. Buna döneceğim ve bunu görmenizi sağlayacağım.

    YARATICININ GÖZLERİNİ GÖRÜN

    Peki yaratıcı “evren” adını verdiği yüzü ve o yüzde gizli gözleri ile bizleri gözetliyor mu? Bir molekülün bile kaderini nasıl görüp yönetiyor. Bunun bilimsel bir ispatı var mı? Evet bir çok kanıt var, önce fizikçileri şok eden çift yarık kuantum deneyine kısaca bakalım. Çift Yarık Deneyi Bilim Dünyasını Sarstı! Ünlü Danimarkalı fizikçi Niel Bohr, kuantum fiziği ve çift yarık deneyi ile ilgili şu ifadeyi kullanmıştı:

    “Eğer bir kişi quantum fiziği karşısında şok olmamışsa, onu anlamamış demektir.”

    Fizikçiler maddeyi oluşturan elektronların nasıl hareket ettiğini anlamak için bir kuantum deneyi yaptılar. Maddeyi oluşturan elektronlar bir gözlemci izliyorsa enerji dalgası formundan çıkarak göze görünebilen ve yeri hesaplanabilen taneciklere yani maddeye dönüşüyorlardı. Kimse herhangi bir yöntemle gözetlemiyorsa, fotonlar yeri ve şekli belirlenemeyen enerji dalgası gibi hareket ediyorlardı. Sanki fotonların gözleri ve bilinçleri vardı… Biri onları gözetleyince madde gibi davranmaya başlıyorlardı. Bu tüm bilim dünyasını şok etti. Einstein yıllarca bir hata olabileceğini ispatlamaya çalıştı ama sonunda o da bu garip ve olağanüstü durumu kabullendi. İlginç olan başka bir durumsa “dolaşık” olarak tanımlanan fotonlarla ilgiliydi. Bunlar birbirinden ayrıldığında dahi çok uzakta bile olsalar, her yönden aynen birbirlerini görür gibi taklit etmeye devam etmektedirler. Dolaşık fotonlar birbirinden tam anlamıyla haberdardır. Günümüzde uzay haberleşme sistemlerinde deneysel olarak kullanılmaktadır. Halbuki milimetrenin milyarda birinden daha küçük bu parçacıkların beyni yada gözlem araçları yoktur. Bu durum tüm görme ve analiz etme işleminin aynı bir beyindeki gibi tüm evrende bütünleşik hareket ettiğini gösterir. Tüm pixeller yani atomlar, merkezi ve her yerde hakim tek bir ana yazılımın kontrolünde 3 boyutlu ekrana yansımadıkları sürece bu hesaplamaları tek başlarına gerçekleştiremez.