ERDEM ÇETİNKAYAMETA – YAŞADIĞIM MUCİZELER VE ANILAR

Mutluluğumdan; nasıl şükredeceğimi bilemeyecek bir halde; sana şükürler ediyorum. Ne kadar muhteşem olduğunu tarif edecek kelimeleri bulamasam da, sana sonsuz övgülerle sesleniyorum.

Allah’ım; bilinen ve bilinmeyen, geçmişteki ve gelecekteki tüm varlıkların içinde ebediyen en sevdiklerinden olmayı istiyorum. Ve yine o varlıkların içinde sonsuza dek seni en çok seven olayım. Sevilebilecek en güçlü şekilde seni sevebileyim. Ve lütfet; bana verdiğin her güzel şeyi ve sevgiyi, seni seven herkesle bölüşeyim.

Kâbe’yi ilk gördüğümdeki duam sensin. Eş, çocuk, iş ve arkadaş yerine tercih ettiğim yüce DOSTUM; kutsal olan bir tek sensin. Yapabileceğim her şekilde sonsuza dek sana şükrederim.

Bana lütfettiğin çok değerli, sevgi dolu anne ve babama da emrettiğin gibi şükrederim. Onlar beni büyüttü, hayatım boyunca ilgilenip yardım ettiler. Sen de onlara iki dünyada merhamet ve cömertlikle yaklaş, imkânlarımızı genişlet.

Bu kitabı yazarken, lütfettiğin ilhamları ilk kendisi ile paylaştığım ve görüşleri ile daima ilahi davamıza destek olan değerli kardeşim Emine Ersoy’a da tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Ona ve ailesine olan lütfünü, rahmetini sınırsızca arttır Allah’ım.

Bu kitabı okuyup senin mucizelerine iman edenleri, ismin yeryüzünde yücelsin diye onu yayanları, ilahi kanunların anlaşılıp sevilsin diye birleşip fedakârca çaba gösterenleri; o müjdelenenler yap. Peygamberlerin gıpta ettikleri topluluk olmalarını sağla. Duam senin arzundur Rabbim. Bizim değil, senin arzun gerçek olsun. Biz senin içiniz ve sana döneceğiz. Her takdirine razıyız. Bizi yaratan bizim için iyi olanı bizden daha iyi bilir ve ona hazırlar. Kaderimizi sen takdir ettin ve en güzelini yazdın. Yarattığın her şey mükemmeldir.

Muhteşem mucizelerini tüm dünyaya duyuruncaya ve sevgini dünyaya hakim kılana dek bize güç ver, sözlerimiz, el ve gözlerimiz ol. Tüm dillerde, yerde ve gökte senin kutsal ismin övgülerle anılsın. Elçilerinin getirdiği haberlerin doğruluğu, yüceliğin ve geleceği görüşün herkesçe bilinsin. Dünyayı ve sevdiklerini nurunun kaplayacağı o muhteşem güne bizi hazırla. Bize imkân ver, bizi öncü kıl ve Salihlerden olmamızı sağla. Yeryüzünde barış, zenginlik ve adaletini yaymamız için güç ver.

Dünyanın en büyük lezzeti olan seni bilmenin ve anmanın zevkini ilelebet yaşamayı ve insanlığa öğretmemizi sağla.

Âmin

ERDEM ÇETİNKAYA META KİMDİR? 

5 Ağustos 1980 yılında (23 Ramazan 1400 Hicri) Ankara’da doğdu. Babasından gelen soyadı Çetinkaya, annesinden gelen soyadı Meta’dır. Nallahan ilçesinin Bağder-i Bala ve Karahisar köyleri memleketidir.

17 yaşında girdiği Maliye Bakanlığında 9 yıl vergi memuru olarak görev yaptı ve istifa etti. Kendi şirketini kurarak tasarım, yazılım, belgesel ve tanıtım filmleri alanlarında işler yapmaya başladı. Uluslararası büyük ajanslardan ödüller aldı.

Allah’ın kendisine lütfettiği altın oran mucizelerini de kapsayan Kutsal Gizemler isimli yaklaşık 2 saatlik belgesel filmi pek çok dile çevirilerek tüm dünyada ve TV’lerde gösterildi. Tüm bölümleri ile dünya çapında 40 milyonu aşkın izlenme sayısına ulaşan belgeseli binlerce kişinin dine yönelmesine neden oldu.

Türkiye’de bilim adamlarıyla birlikte hazırladığı bu belgeseli ve Altın Oran hakkında keşifleri nedeniyle, ulusal pek çok TV kanalına ve ana haberlere davet edildi ve bilgiler verdi.

Değişik yayınevleri aracılığı ile belgeselleri kitaplaştırıldı. Ancak bizzat kendisinin kaleme aldığı ilk kitabı, beklettiği gizli 9 kitabının birleşiminden oluşan “Mucizelerin Sesi” kitabıdır. Tüm kitaplarını ücretsiz olarak makaleler halinde web sitesinde yayınlamaktadır.

O, kitaplarında daima yeni ve söylenmemiş olanı söylemeyi, kendisine lütfedilen daha önce benzeri hiç görülmemiş mucizeleri göstermeyi tercih etti. Amacı kitap yazmak değil; Allah’ın istediği gibi olsun diye dünyayı değişime çağırmaktı.

Kitapları (“Mucizelerin Sesi” kitabında birleştirilmiştir);

  1. Erdem Yolu; Yaşadığım Mucizeler
  2. Allah’ın Sayısı 109, Deccal’in Sayısı 911
  3. Altın Oran 1,618; Mucizeler Kitabı
  4. Altın Yol; Sırat Mucizesi
  5. Allah’ın (CC) Sırları
  6. Kıta Şekillerinde İlahi Mesajlar
  7. Güneşten Gelenler; Yecüc Mecüc
  8. Kader Sırrı ve Günahlar Kitabı
  9.  

HAYATIM, ÇOCUĞUKLUĞUM VE DOĞUŞ 

Ben bir tasarımcıyım. Adım Erdem Çetinkayamet’a. Evet bu benim gerçek adım ve anne babamdan aldığım soyadım.  Çetin kıyameti haber veren bir birleşime sahip olması bir tesadüf mü yoksa hikmetli bir kader kaleminin düştüğü not mu? 

Bu yolda benimle yürüyecek herkesi yakından tanımak istiyorum. Ama beni bu yola götüren hayatımı merak edenler için yaşadıklarımın bazılarını anlatmak istiyorum. Belki aynı yolda yürümek isteyenler için bir delil ve yol gösterici ışık olur.

23 Ramazan 1400 hicri yılında Ankara’da doğdum. Babam Nallahan’ın Kara Hisar köyünden annem Bağdere köyündendir. Yunus emre ve Taptuk Emre’nin izlerini taşır beldemiz.

Size yaşadığım olağanüstü ve hayret uyandıran şeyleri, doğumumu ve öncesini de anlatacağım. Bunlar kişisel deneyimlerim ve merak edip ders çıkarmak isteyenler için anlatıyorum. İnanmayanlarda olacaktır ama temiz kalpleriniz doğruluğunu sesimden veya kelimelerin ruhundan tanıyacaktır.

 

ALLAH VE RESULÜNÜ İLK GÖRÜŞÜM

5-6 Yaşında okula başlamadan önce bir rüya görmüştüm. Bu rüyayı gördüğümde hala gecekondu da ve okula başlamamıştım.

Rüyamda arkadaşlarımla yeşil bir dağın yamacındaki yolda oyun oynuyordum. Sonra oyunu yersiz buldum ve dağın daha yüksek yerlerine çıkmak, peygamber hikâyelerinden duyduğum gibi dağların doruklarında Allah’ı aramak istedim.

Biraz çıkınca orada bir mağara buldum. Geniş bir kapısı vardı ve 4-5 metre kadar boşluğunun ötesinde, diğer tarafında bir pencere açılıyordu. Oradaki bahçeye benzer yeşillikli alanda kayaların yanında oturan bir yaşlı adam ile karşısında bir çocuk gördüm. O camsız mağara penceresine yaklaşıp onlara yakından baktım.

Adamla o küçük çocuk konuşuyorlardı. Adam yaşlı, beyaz sakallı, sarıklı ve yeşil cübbeli idi. Çocuk ise köylü çocukları gibi giyinmiş ama başında kuyruğu olmayan küçük bir sarık vardı. Önlerinde açık bir rahle ve üzerinde açık duran bir kitap vardı.

O an o çocuğa imrendim. Ne kadar şanslı ki sorularına cevap veren bilge bir muallim ile oturuyor dedim. O an birden kendimi o zatın karşısında oturan çocuğun yerinde gördüm. Çocuğun gözünden o zata bakıyordum. Yüzündeki sanki bismillah kelimesindeki Arapça harfler kaş göz şeklini almış, yüzüyle bile onu hatırlatıyordu. Kaşlarının ters be harfine benzeyişini, ters yay gibi oluşunu hala gün gibi hatırlarım.  Şöyle dedi;

“Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur”. Bunu duyunca şaşırdım içimden yanlış mı duyuyorum diye düşünürken sonra şöyle devam etti. “Ben Hz Muhammed’im. İnsanlara İslam’ı anlatmak için gönderildim” O zaman mutmain oldum. Sonra birden onun yerine geçti ruhum ve onun gözlerinden kendimi izlemeye başladım. O kişi olmuştum. Bir çocuk olarak karşımda duran kendime bakıyordum.

 

OLMAK İSTEDİĞİM ŞEY ve RÜYAM 

Çocukluğumdan beri sıklıkla ne olduğunu çok iyi bilmediğim bir şeyler görürüm. Üzerime gökten gelen yeşil plazmaya benzeyen saydam bulutlar yağardı. Gelip gözlerimden içeri girerler ve başımda dolaşırlar. Onlarla konuşmaya çalıştım ama cevap vermediler. Gözümü açsam da kapasam da görüyordum ve ne olduklarını bilmiyorum. Daha çok huzurlu olduğumda ve yatağa uzandığımda, karanlıkta görürüm. Hala zaman zaman görmekteyim.

Bir de gözlerimi kapadığımda bir göz görüyordum. Her yana dönen tek bir sağ göz. Ne olduğunu bilmiyordum. Artık onu daha az görüyorum.

SON PEYGAMBER

Okula başladım.  Ama okulu hiç sevmedim. Bir dergâh bulup ermiş olmak hatta peygamber olmak istiyordum. Arkadaşlarım doktor mühendis olmak isterdi. Ama ben içten içe peygamber olmak isterdim. Bir gün öğretmen Hz. Muhammed’den (as.) bahsederken, “O, son peygamberdir, ondan sonra peygamber gelmeyecektir.” dedi. Şok olmuştum. “Niye ama?” Diye düşündüm. Benim ne suçum vardı? Dünyaya geç geldim diye bundan nasıl mahrum bırakılırdım?

Koşarak eve gittim ve yatağa kendimi atıp, yastığa başımı bastırıp ölesiye ağladım. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Tüm kapılar yüzüme kapanıyordu. İçimden şeytanın “isyan et” demesini duyuyordum. “İsyan etsem ne olacak ki? Başka gidecek Allah var mı?” Deyip çaresizlikle sindirmeye çalıştım. Sanki içimde kırılması gereken bir kapı vardı. Bir şeyler yanlıştı.

Sonra yatağa oturup; şöyle düşündüm; “Ben de ermiş filan olurum”  ya da varsa başka Allah’a çok yakın, mucizeler gösteren ya da sırlara vakıf, olağanüstü… Bir şey ondan olayım… Yeter ki şu dünya cehenneminde karanlıkta kalmayayım, terk edilmiş biri gibi” dedim.

ALNIMDA NUR DOĞUŞU RÜYASI

Rüyamda apartmana taşındığımız dönemde evimizin salonunda idim, 10 yaşlarında. Önümde Kuran’ın Türkçe meali açıktı. Annem karşımda oturuyordu ve bana bakıyordu. Okurken ben, şöyle dedi; “alnında nur doğuyor”. Ben de gülümseyip hem sevinip, hem anneme “Anne yalnız peygamberlerin alnında nur doğarmış” diyorum; yanlış görüyor olabilirsin dercesine. O da tekrar bana aynı şeyi söyledi. Sonra onun gözünden kendimi gördüm. Gerçekten de alnımda güneş gibi parlayan bir ışık vardı. Sonra yeniden kendi gözümden bakmaya başladım. O an boğazımdan başıma doğru yükselen olağanüstü, tarifsiz bir güzellikte bir enerji hissettim. Dünya ve içindeki tüm mutluluklardan ve zevklerden çok daha üstün, muazzam bir histi. Çok kısa sürdü. Hayatımda hissettiğim hiç bir şey onun binde biri kadar bile güzel değildi.

CENNETİ GÖRÜŞÜM VE MELEK ARKADAŞ 

Maddi dünyaya hapsedilmek öyle dayanılmaz bir ağırlıktı ki. Sürekli öte âleme açılacak bir kapı arıyordum.

Allah’a çok dua ettim. “Benim sorularıma cevap verecek, nerde ne yapacağımı söyleyecek bir melek arkadaşım olsun” dedim. Sürekli meleğimi çağırıyordum. Gelen giden olmuyordu.

Daha sonra cinleri çağırmaya başladım. Gözümü kapatıp yapayalnızken evde, “cinler gelin haydi” diyordum. Onları görmeye çalışıyordum. O kadar şey yapmama rağmen hiç bir şey gelmiyordu. Gözümü karartmıştım sanki…

Bir gün rüyamda annemi gördüm. Bir mağaradan çıkıp geldi. Şöyle dedi; “bir kız çocuğu varmış, meleklerle görüşüyormuş”. Anneme “Ya nasıllarmış, neye benziyorlarmış?” diye sordum. O an ellerini yana açtı; “böylelermiş” dedi. Kendisi değil ama dış çeperi, sureti melek şekline büründü. Ellerinin serçe ve yüzük parmağı bitişik, işaret ve orta parmağı da bitişik hale geldi. Sonra bir enerji yüklendi mahiyeti değişti ve o an benim beynime bir bıçak saplandı. Gördüğüm şey bu dünyadaki geometri ile açıklanabilen bir şey değildi. Beynim bakmaya güç getiremeyip çatlamak üzereydi. Sanki korku ve azamet kelimeye bürünmüş tüm haşmetiyle karşıma geçmişti. Şekiller üstü, ruhu yıldırım gibi çarpan olağanüstü bir enerji hissettim. Sabah ezanının okunması ile aniden uyandım.

Rüyamda çığlık atıyordum. Belki de 3 ay etkisinden çıkamadım, beni suskunlaştırdı bu rüya. Hissettiğim şeyi tanımlamaya çalıştım. En azametli dağlara baktığımda kırkta biri kadar da olsa benzeri şeyler hissediyordum. O günden sonra melek görme ve arkadaş olma arzum kayboldu.

CENNETTEN BİR PENCERE AÇILMASI

Yine 11 yaşlarında akşam evde Türkçe Kur’an okuyordum. Gayet uyanıktım. O an karşımda karıncalanan plazma bulutu içinde bir pencere açıldı. İçinde cennet vardı. Dünyadaki şeylerden olsa da içinde; baktığın her şey ruha öyle bir lezzet veriyordu ki; bu sefer de aldığım lezzete dayanamadı ruhum. Zevkten ölünse muhakkak ölürdüm. Sadece birkaç saniye bakabildim ve ağlayarak Allah’a perdeyi kapatması için yalvardım. Aldığım zevke ve haşmete dayanamıyordum. Ölecek ya da bayılacaktım. Açılan pencere kapanmıyordu. Ayağa kalkıp telaşla dolaşmaya başladım. TV izledim ve zihnimi oyaladım. O zaman gitti.

DÖNÜM NOKTAM; YILDIRIMIN DÜŞMESİ 

Nerden geldiğini bilmediğim bir dua kitabı bulmuştum. İçinde hangi sureyi çok okursan ne olacağı yazılıydı. Şunu okursan bin kez, meleklerle görüşürsün, şunu oku peygamberler rüyana gelir gibi birçok şey vardı.

Birçok şeyi okudum denedim hiç bir şey olmuyordu. Sanırım azla yetinen biri değildim. İlahi kapı açılınca da dayanamıyordum. Sanırım kendimle çeliştim ya da bir şeylerin ruhumu parçalara ayırmadan olması, bilgiye kolayca erişim gibi şeyler istedim. Evvelden korktuğum şeyler yeniden olsun diye uğraştım, korkmayacaktım ama olmuyordu. Kontrol edemiyordum.

Dua kitaplarında yazanlarda olmayınca düşünmeye başladım ve Allah’a şöyle dedim;

“Ben Müslüman’ım evet, ama bu bana anne babamdan geldi. Belki senin asıl hakiki dinin çok uzaklarda bir dindir, belki o dini çok az kişi biliyordur. Ben sadece küçük bir çocuğum ve bilgiye erişimim çok sınırlı. Kıldığım namazlarla ve okuduklarıma hem sorularıma tam cevap bulamıyor hem de göklerin katlarına, senin gayb bilgilerine ulaşamıyorum. Hala normal bir insanım. Acı içindeyim. Eğer Kuran senin hak kitabınsa bana şimdi bir işaret ver. Yoksa yine senin için, sana ulaşmanın yolunu bulmak için gerekirse uzak doğu dinlerine giderim, uzak ülkelerde onu ararım. Bu kitabı bırakmak üzereyim” dedim.

Sonra düşündüm, işaret olarak ne olacağını ben seçmeliydim. Rüzgâr esse kapı açılsa işte bu işaret diye kendimi kandırabilirdim. Kolay değildi bir ömür adayacaktık. Sağlam deliller üzerinden sonuç alabilecek şekilde ilerlemem, doğru bir yol tutmam gerekiyordu.

Dedim ki; Ben yıldırımları izlemeyi çok severim, şimdi camdan bakacağım ve hemen tam karşıma büyük bir yıldırım düşsün, işaret bu olsun.  

Yanımda babam da vardı. Camın önüne oturdum ve baktım. 5 sn. 10 sn. geçti bir şey olmadı. Zaten çok da ümitli değildim. Ben kimdim ki? Ama gülümseyerek babama döndüm baktım ve şöyle dedim. “Yine de Kuran’dan vazgeçmeyeceğim. Her şeye rağmen kalbim onun doğru olduğunu, Muhammed’in (as.) peygamber olduğunu ve birçok güzelliği barındırdığını söylüyor”

Bunu söylediğim anda tam karşı apartmanın tepesine dev bir yıldırım düştü. Öyle ki babamla ikimiz şiddetinden yere düştük. Kulak zarlarımız etkisinden parçalanmış gibiydi. Dev bir bomba patlamıştı sanki. Camların kesin parçalanmış olduğunu düşünerek camları kontrol etmiştik. Ama ben mutluydum. Her şeyi duyan Rabbim sesimi duymuştu. Kalplerden geçenleri duyduğunu, şu küçük kulunun sesine değer verdiğini bir kez daha göstermişti. Ah ben. Keşke ona daha layık olabilseydim.

UYARICI BİR RÜYA

Bir gece babam geldi ve sırtının ağrıdığını söyledi ve masaj yapmamı istedi. 1 saate yakın masaj yaptıktan sonra uyuyakaldı. Babam o zamanlar biraz sertti ve aslında benim için endişeleniyordu. Daha sonra çok daha yumuşak ve yardımsever, namazlarını eda etmeye çalışan birisine dönüşecekti.

Ben de gidip uyudum. Rüyamda gökten bulutların arasından bir ses geldi. İlahi bir sesti ve Allah’ın sesi olduğuna emindim. Şöyle dedi;

“Ey Erdem, Sen Salihsin,  Ama sakın TV izleme, yoksa Allah’ın gazabına uğrayanlardan olursun”

Çok sevinçliydim, rüyada bile olsa ilk kez emin olarak Allah’ın yüce hitabı ile iletişime geçmiştim.

İlk birkaç ay nerdeyse hiç TV izlemedim, ama daha sonra kıyısından köşesinden, temiz kirli birçok görüntüye muhatap oldu gözlerim herkes gibi… Çünkü evimizde sürekli TV izleniyordu ve benim kapattırma yetkim yoktu. Ve azap İzmir’e gönderilmemle başladı. 13 yaşında evimden ayrıldım ve 2 sene İzmir’de türlü sıkıntılara katlandım. İşkence gördüm.

Ama ondan önce 10-13 yaşlarıma ilişkin başka anlatacaklarım var.

İNSAN YÜZLERİ

Dindar olan insanların yüzüne biraz bakınca onları sarıklı ve cübbeli görüyordum. Arkadaşıma bakıp onu bu şekilde gördüğümü söyledim. Namazında bir arkadaşımdı. O da nasıl görebilirsin dedi. Ben de gözlerini hiç kırpmadan bana bak dedim.  O da görmeye başlayınca ağlayıp koşarak ağabeylerine gitti.

BAZI RÜYALAR VE DURUGÖRÜLER 

Tanımadığım İki Âlim Melek;

Rüyamda iki sarıklı ve cübbeli kişi, tahta bir evde diz üstü duruyorduk. Nazar edip içimdeki bir kapıyı açtılar. O an yüzlerindeki manayı gördüm, sanki Arapça harflerle dolu bir simaydılar. Etkisi öyle şiddetliydi ve tarifsiz ki bulunduğum yere yığıldım.

29 YAŞINDA ALLAH’A TEALAYA SARILDIM

İstanbul’daki Kutsal Gizemler Belgesel öncesi Bilim Adamları ile Yapılacak İstişare Toplantısı Günü;

Bilim adamlarını ve âlim olarak ulaşabildiğim kimseleri güzel bir restoranda yemeğe davet ettim ve projeksiyonla onlara sunum yaparak görüşlerini aldım. İşte o gün evveli gecesi bir rüya gördüm.

Rüyamda uzaya benzer bir yerdeydim. Boşluk vardı. Diz çökmüş sürekli ve şiddetle ağlıyordum ve Allah’ı çağırarak “keşke ayaklarını öpebilsem, yüzümü sürebilsem” diye sesleniyordum. Nereden geldiğini bilmediğim müthiş bir özlem içimi cayır cayır yakıyordu.

O an Allah’ın ayakları göründü ve kapanıp sarılıp ağladım, çok mutlu oldum. Akabinde birden kendimi uzayda gördüm. Dünya bir nokta gibiydi, ayaklarım dünyada başım ise uzayın çok dışında bir noktadaydı. Karşımda Allah Celle Celalühü olduğunu bildiğim bir adam gördüm. Işıktan; sakalsız ve saçsız yaşlı ve ciddi, etkileyici bir insan görünümünde, tezahür etti. Bana sarıldı. Ben de ona sarıldım. O an kalbinden güçlü bir rüzgâr kalbime aktı. Rüzgârın içinde tanecikler vardı. Bir güzellikle kalbim doldu; sevgiyi hissettim. Rabbime sarıldığımda ikimizin de ayağı dünyada idi; lakin tüm kâinat minik bir zerre gibi görünüyordu.

IŞIK DİSKİ

Yine aynı yaşlarda bu sefer bir rüya gördüm.  Rüyamda uyuduğum odada idim ve yüzüm duvara dönüktü. Arka duvarda neredeyse tüm duvarı kaplayan bir enerji alanı açıldı. İçinden ışık fışkırıyordu ve çok parlaktı. Bu enerji alanı diğerinden farklı olarak bir hortumun her şeyi içine emmesi, her şeyi kendine mıknatıs çekmesi gibi çekiyordu. O an hissettim ki bu çekim enerjisi ahrette insanları tek bir meydan da toplayan çekim enerjisi nevindendir. İnsanlar sanki bir gökten yere düşermişçesine bir çekim alanına doğru sürüklenecekler. Kimi düşe kalka, kimi taklalar atarak, kimi de son sürat koşarak ya da uçarak o çekim alanına doğru çekilecekler. Bu durumda öleceğimi düşündüm ve Allah’a hazır olmadığımı yapmak istediğim hizmetler olduğunu söyledim. Çok korkmuştum. Somyanın demirine sımsıkı tutunuyordum son gücümle. Az kalsın tutunamayıp enerji alanı diskine doğru çekilecektim. Sonra kapı kapandı ve ben gözümü açtım.

RÜYADA CENNET

Rüyamda göğün son katındaydım. Cennet taşlarını gördüm. Cennette taşların üzerinde Muhammed yazdığını duymuş ama tam inanamamıştım. “O da birçok peygamberden biri” diyordum. Ama önlerinde “Muhammed”, arkalarında “Allah” yazıyordu. Yeşildiler ve taşların içi fosforlu ve yarı saydam değerli taşlar gibi parlamaktaydı.

Ancak cennetteki görüşün, dünya görüşünden farklı olduğunu anladım. Ruhsal görüş, fiziksel görüşe dâhil oluyordu. Görülen aynı dünyadaki şekiller gibiydi. Ancak ruha dolan mana olağanüstü güzel ve dayanması zor bir düzeyde etkileyici idi. Orada sadece şekilleri değil manalarını ve taşıdıkları enerjileri de görebiliyordunuz. Onun kimliği de görülüyordu. Kimliğine bağlı ruh enerjisi de. Ruhumuza bin voltluk bir elektrik verilmişçesine baktıkça sarsılıyordum.

“Muhammed” ismini birde arşın altında olup da kâinatı çeviren çıkrık benzeri bir mekanizmanın üzerinde yazılı gördüm. Rabbin enerjiden eli katmanları açarak geldi ve o ruh eli, havada akan bir nur gibi kavradı ve çevirdi.

UYANIKKEN PERDE AÇILDI VE CENNETİ GÖRDÜM

Gözlerim açıktı, hastanede ve yataktaydım; Sadece nedeni belirsiz sıradan bir hastalıktı. Gözümün önünde bir perde açıldı; büyük üstü yeşil düz yükselen kayalıklar arasından akan nehirler, şelaleler ve büyük kayaların üzerine yerleştirilmiş cennet köşklerini gördüm.

UYANIKKEN EŞYALARIN ZİKİR ÇEKTİĞİNİ DUYDUM

Geceleri karanlıkta saatlerce “Allah” zikrini tekrar ettiğim zamanlardan biriydi. O zamanlar 23 yaşlarındaydım. Bir gece halıya oturmuş zikir halinde iken başımı yasladığım yemek masasının sandalyelerinden çıtır çıtır ritmik sesler gelmeye başladı. Acaba ısı değişiminden mi dedim. Zikri durdurdum. Onlar da durdu. Devam ettim, onlar da devam etti. Bir kaç kez olunca, anneme seslendim. Geldi ve o da duydu. Sonra telaşa kapılıp gece 3 gibi babamı uyandırdı, o da geldi ve dinlediler. Ondan sonra ikisinde de dine karşı bir yönelim başladı.

Zikirde hızlı yol almak isteyenin dikkat etmesi gereken bir kaç kural öğrendim. Bunları zakir kardeşlerime anlatmak isterim ki hızlı yol alalım.

   1- Hızlı hızlı zikir çekmeyin. Her bir Allah kelamını tüm zerreleriniz birden tek bir dilde söyleyene dek uğraşın. Sadece dilinizin söylediğini görünce toparlanıp yeniden tüm bedenle ve kalple söylendiğine konsantre olun.

   2- Sürekli devam edin. Yani bir gün çekip öteki gün bırakmayın. 15-20 gün sonra hayatınızda köklü değişiklikler olacaktır inşallah.

   3- Zikir çekerken burnun yanıp, gözlerin dolmuyorsa, Allah aşkı kalbine dolup ağlamıyorsan onu çağırırken bir sevgili gibi… Zikrin içi boş demektir. Vazgeçmemeli ve Allah’tan aşk dilemelidir. İyilik yaparak, en sevdiklerinden infak ederek, fedakârlık ve acı yoluyla kalp yumuşaklığı sağlanmalıdır. Allah için acı çektikçe Allah yaklaşır, yaklaşınca da sizi sever ve sevdirir.

İçinizdeki nur içten dışa dudaklarınızı öpecek; dudaklarınıza ıslaklık geldiğini hissedeceksiniz ve kanatlarıyla sırtınızı sıvazladıklarında ürpereceksiniz inşallah.

PEYGAMBERLE YEKAZA HALİ VE YANIMA GELEN CÜBBELİ ADAM

Memurken istifa etmeme yakın, vergi dairesinde çalışıyorum ama en üst katta herkesten uzakta boş bir katta çalışırdım ben. Akşam namazına az kala ( gece çalışıyorduk) peygamber as’a bir aşk, bir kavuşma arzusu düştü içime. Çok gerçek gibi bir düş gördüm gözlerim açıkken. Çölde kumların arasında siyah çadırını gördüm, yanında ashabı varmış. Hissediyorum içeride oturuyorlar. Rüzgârdan çadır kapısının inip kalkışını bile görüyorum. Çadırın kapısı açılınca ben emekleyerek yüzüne bakmamaya çalışarak ağlayarak içeri giriyorum.

O halde yanına yaklaşıyorum, içerdekiler sessiz. Ellerine sarılıp, ağlıyorum, öyle ki gözyaşlarım cübbesini ıslatıyor. Gerçekte de ağlıyorum. Özlem içinde yanıyorum adeta. Diyorum ki; “ben gelecekten geldim, ümmetinden bir Müslüman’ım. Lütfen bana dua et Ey Allah’ın resulü, dininizi yaymak istiyorum dünyaya, hizmet etmek, bu uğurda bir ömür çalışmak ve Rabbimi, sizi mutlu etmek isterim” diyorum…

Onun da ağladığını elimi sıkı sıkı tutuğunu hissediyorum. Gözyaşlarının dizine düştüğünü hatırlıyorum. Uzun bir süre o halde kaldıktan sonra yine aynı şekilde yüzüne bakmadan çekiliyorum geri geri…

Çünkü akşam ezanı okunuyor. Ben koşarak gidiyorum camiye, yolda bir bakıyorum sarıklı cübbeli elinde beyaz poşetli bir adam. 20 metre uzaktan kollarını açtı, sokak baya boş gibi. O güne dek orda hiç öyle birini görmemişim.Vergi dairesinin önü. Gülüyordu bana bakarak kollarını yana açıp. Ben de güldüm. “Yüzüme gülüyor, bize gülüyor zamanın İbrahim’i” dedi…

Sonra elimi tuttu konuşmaya başladı, Arapça dualar okudu… Ben de “Allah razı olsun ama namaza geç kalıyorum” dedim. O da “bekle!” dedi…

Ben de dinlemeye başladım. Nereli olduğumu sordu. Sonra çok ilginç bir şey oldu.

“Sana bir şey diyeceğim” dedi… Sonra Elektrik çarpılmış gibi titremeye başladı. Cezbeye geldi… Düşecek gibi oldu tutmaya çalıştım… Nerdeyse bağırır gibi, heyecanla. “ALLAH RESULÜNÜN SANA SELAMI VAR ” dedi. Ben de şaşırdım. Kendine gelmeye çalıştı. Sonra “benim gitmem lazım” dedi. “Hoşça kal” dedi. Dua etti, öğütlerde bulundu. Ben de; “hediye kabul edersen para vereyim, yanımda başka bir şey yok” dedim. O da “kendim için değil ama yardım topladığım fakirler için kabul ederim” dedi.

Bu arada gözleri o kadar keskin yemyeşil birini daha görmedim.

Sonra yanımdaki tüm parayı verdim. Bana; “yok o kadar verme” dedi, ısrar ettim. Sonra “dolmuş paran kalmadı” dedi, bir kısmını geri verdi.

Çevreden beni görüp kınamışlardı arkadaşlar. “O adamla ne konuştun? meczup mudur, sarıklı cübbeli!” diye kin tuttular.

UYANIKKEN DUYDUĞUM SESLER VE KEŞİF

Rüyada gibi bir halde iken; hayvanlar gibi görünen cinleri gördüm, türlü türlüydüler. Sonra insan suretinde; babama benzeyen biri geldi. Ona iki tanesini yakalayıp kurban edilmesini söyledim. O yakaladığını götürüp iki meleğe teslim etti. Kanatlı ve tüylüydüler. Onu kolayca sanki her gün birçok yaptıkları bir işmişçesine kolayca öldürüverdiler. Hatta ben onlara “Bismillah diyerek yapın.” dedim ama çok acele ettiler. O an, o iki cin öldürülünce boğazlanarak, benim vücudumdan büyük bir ağırlık kalktı; çünkü o gece yıkanmadan uyuyakalmıştım. Ve benim zayıf olduğumu ve enerjimin bana saldırmaya müsait olduğunu düşünmüşlerdi. Sonra uyandım; havada üçgen şeklinde siyah bir boyut kapısı açıldı. Bu kapı sanki arka arkaya bir aynada iç içe geçmiş üçgenler gibi, üçgen bir tünelmişçesine katmanlar halinde karanlığa ilerliyordu. Oradan bu varlıkların girişlerini ve bir boyutsal kapı olarak kullandıklarını gördüm. Sonunda kapıları kapandı ve iş bitti.

ALTIN ORAN MUCİZESİNİN KEŞFİ

Memuriyetten istifa ettiğimde neredeyse hiç param yoktu. Ama biraz çalıştım ve bir süre geçinecek kadar para biriktirmiştim. Allah’ı anlatan bir film çekmek istemiştim. Ama ne anlatacağımı bilmiyordum. Allah’a ellerimi kaldırıp dua ettim. “Bana, insanları İslam’a çekebilecek bir mucize nasip et.” dedim.

İçimden dünya haritasını açmak gelmişti. Lost dizisi gibi bir yer üzerinden bir şey yapayım derken. Kâbe’nin dünyadaki yerini ölçmek aklıma geldi ve  0,61 rakamını bulmuştum. O güne dek gördüğüm bildiğim bir rakam değildi. ,

Araştırdıkça bu rakamın sayıların şahı olduğunu ve birçok bilim adamının bu sayı için kitaplar yazdığını ve tutku ile araştırdığını görmüştüm.  O an çok büyük bir keşifle karşı karşıya olduğumu Allah’ın beni yönlendirdiğini anlamıştım.

Bu mucizeyi anlatan bir web sitesi açtım ama insanlar çok ilgi göstermediler. Bir belgeselle anlatayım dedim ve 3 dilde bir belgesel yaptım. O zaman her gün yüz binlerce insan izledi ve birçok TV kanalı ve yayınevinden teklif gelmeye başladı.

Arabistan kralının yardımcısı olduğunu söyleyen birisi beni yabancı numaradan aradı. Beğendiklerini söyledi ve Ankara’daki Arabistan büyükelçiliğinin benimle irtibat kuracağını söylediler. Çağırdılar görüştük. Epey oyaladılar ama vaat ettikleri destekleri vermedikleri gibi çok da vakit ve emek kaybına neden oldular.

O günden bu yana altın oran sadece Mekke ve Kâbe ile sınırlı kalmadı. Çok derin noktalara doğru gitti ve ben son olgunlaşmış halini tüm dünya ile paylaşmanın zamanı geldiğini düşünüyorum.

ALLAH’IN NİDASI

Bir sıkıntım nedeniyle çok üzüntülüydüm. Sabaha kadar ısrarla, secdede Allah’tan benimle konuşmasını, bu kadar sıkıntının nedenini bana açmasını istedim.

Birçok insan dünyadaki acıları, hatta bebeklerin çocukların çektiği sıkıntıları görüp dinden çıkıyorlar. Ama ben yıldızları ve kalpleri yaratanın mutlaka bir adalet sistemi olduğunu, tüm bunlar olmuşsa mantıklı bir açıklaması olduğuna inanıyordum. Bu nedenle sorumu da saygıyla “sadece sebebini merak ediyorum” diyerek soruyordum.

Sabaha karşı Kâbe tarafından bir ses geldi. Lakin bu ses normal bir ses değildi, mana şeklinde geldi ve kalbime doldu. O kadar güçlüydü ki ve o ses öyle aşkla söylüyordu ki. Dünyanın en büyük aşkıyla söylüyordu sanki o sesin sahibi. Neredeyse kalbimi ve içinden geçtiği denizleri kaynatacak kadar güçlü, yoğun ve tarifsiz lezzette.

Ben, benimle Türkçe konuşmasını beklerken, Arapça hitap etti. Ve ben ne dediğini bilmiyordum. Bana “Lebbeyk ya M… i” dedi…

Ben de secdeye kapanıp konuşmaya dua etmeye başladım. Ama sesin devamı gelmedi. Duam bitince ilk iş kalkıp internetten “lebbeyk” kelimesinin ne anlama geldiğini araştırmak oldu.

Lebbeyk; “buyur” demekmiş. Kâbe’de tavaf eden hacılar “Lebbeyk” diye seslenirmiş ve Allah da onlara “Lebbeyk” diye cevap verirmiş.

Çok şaşırmıştım, acaba benimle neden bilmediğim bir dilde konuşmuştu.

 

BİR SES BENİMLE KONUŞTU

Yine çok hüzünlü olduğum bir zamandı. Günden güne yıkılıyordum derdimden ötürü. Bir haksızlığa uğruyordum. Büyük zarar görecek ve hakkımı da bir ihtimal alamayacaktım. Yalvarırken Allah’a yatağımda tavana bakarken bir ses duydum hemen yanımdan gelen.

Türkçe olarak “Sana yardım edeceğim” dedi. Şaşırmış ama rahatlamıştım.

Gerçekten de ondan sonra sorunlar su gibi aktı ve çözüldü.

 

MESAJ BU SEFER REKLAM PANOSU İLE GELDİ 

Yine hüzünlü olduğum bir zaman caddeye çıkıp biraz yürüdüm ve içimden bana yapmam gerekeni anlat, bir mesaj, işaret gönder dedim. Tüm kalbimle bunu diliyordum. Çok üzgündüm. Dolunaya baktım, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Para kazanırken yaşadığım zorluklar ve sözleşmeye riayet etmeyen insanlar ve vahşiler. Hepsinin arasında kalmıştım.

Sonra bir işaret derken; baktım ki otobüs durağının önüne gelmişim. Tam o anda hızla bir araba gelip yanımda durdu. İki tane adam hızla indi. Ben tam bunu söylerken bu olunca endişelenmiştim. Sonra hızla arkaya döndüler ve bir reklam afişi çıkardılar. O an dedim ki evet işte bu benim işaretim…

Astıkları panoda aynen şöyle yazıyordu; “Bu ülkede ekmeğin bir adı var. O’nu.(marka adı U’no)” Onu yaşa, onu yaşat…

Yani ben ekmek niye böyle zor geliyor diye ağlarken, Allah kendisini yaşamadığım yaşatmadığım, gaflete düşüp tebliğe ara verdiğim için sıkıntılara duçar olduğumu söylüyordu.

Kendime çeki düzen verdim inşallah ve Rabbim de durumumdaki sıkıntıyı giderdi.

Çevremdeki, yazılar sesler ve resimlerin yani evrenin benimle konuştuğuna inanıyorum. Ve bu dili çözmeye çalıştım. Bu dili sizin de öğrenmenizi isterim. Allah Kuran’da “Nereye bakarsanız bakın Allah’ın yüzünü görürsünüz.” demiş. Evet, Arapçası aynen böyle ayetin. Demek ki evren Allah’ın yüzünün aldığı bir şekil. Acılar da, mutluluklar da Rabbin bize olan yüzü. Dolayısı ile gelen bilgiler, karşımıza çıkan insanlar da hiç bir şey boş değil. Hepsi ihtiyacımız olduğu için ya da yönlendirileceğimiz yere yönlendirilmek için.

Kime cehennem, kime cennet kolaylaştırılır. Oraya gidecekseniz evren sizi oraya çağırır.

Bir kez de benzinlikteydim, gidip marketten ödeme yapmam gerekiyordu. Birden yukardan bir kova su döküldü 2 metreye ileriye ve bana gitme dedi sanki. Ben idrak edemediğimden gittim ve döndüğümde pompacı bana “elektrikler gitti” sizi bekletmek zorundayım dedi. Acil işim olmasına rağmen orda epey bir beklemek zorunda kalmıştım.

Bir kez de yolda giderken, radyodaki şarkıcı “hız yapma, sonra keserler cezanı” gibi şeyle söylemeye başladı. Normalde dikkat vermem sözlere ama içimden bir ses, “işte bu bir mesajdı” dedi, dikkatimi uyardı. Hâlbuki aynı şarkıyı daha önce de dinlemiştim belki ama o söz dikkatimi çekmemişti.

Gerçekten de sadece 1 dakika içinde çevirmeye girdim ve sadece 10 km daha hızlı gittiğim için trafik cezası ödedim. Anladım ki; eğer açık ve net şekilde gerçek bir ihtiyaç ve iç yanışı hali ile arayış içinde soru sorarsanız, cevabı sizlere çevresel yollarla da gelebilir. Bunun delili; Allah’ın Kuran’da “Kuluyla perden ardından da konuşur” ayetidir. Her şey bir perdedir. Bir soru sorduğunuzda Allah’a çevrenizi dinleyin ve cevaplara hazır olun. Belki bir çocuğun sözleri belki de bir reklam panosu… Belki de dökülüveren tabaklar ve bir kova su.

BİR YARIŞMA SESİ DİNLETİLDİ 

Yatağımdaydım, uyanmıştım ama gözümü açacakken bir enerji gelip beni sardı. Hoştu ve bir karabasan değildi. Sanki sadece “dinle” diyordu ve irademi elimden alarak beni dinleme durumuna almıştı. Ben sadece bir kulaktım artık.

Bu sefer de konuşanlar İngilizce konuşuyordu. Allah’tan 1’i hariç hemen hepsi bildiğim İngilizce kelimelerle konuştu. Bir yarışma sahnesinden geliyordu ses. Genç bir sunucu bayan şöyle diyordu. Six; İbrahim, (sonra beşi atladı) four; Musa. Three ( Jesus) … (sonra ikiyi atladı), sonra birinciyi açıklayacakken mikrofon el değiştirdi, sanki asıl zarfı bir başkasına verdiler. Biraz daha olgun ve bilge bir kadın sesi konuşmaya başladı. “And ONE, my favor, Erdem Çetinkaya” dedi ve ismimi 3 kez tekrar etti.

Gözlerimi açtım, serbest bırakıldım. O kadar net duymuştum ki; tüm dünyaya ilan edildi, benimle tüm dünya duydu sandım. “Gökten gelmesi beklenen ses bu olmalı” diye düşündüm. Hemen annemin odasına koştum. Ona “sesi sende duydun mu?” dedim. O da “ne sesi?” dedi. Babam da duymamıştı. Şaşırmıştım.

Sonra netten “my favor’u” araştırdım. “Desteklediğim” demekmiş… Neden farklı, anlamadığım dillerde benimle iletişime geçtiklerini, kim olduklarını hala bilmiyorum. Bu olduğunda henüz altın yol ve peygamberler çizgisine ilişkin mucize ilham olunmamıştı.

“Ekleme”. Bu olaydan yaklaşık 1 yıl kadar sonra Fatiha suresindeki “ni’emeta” kelimesinin manasını araştırırken İngilizce çevirisinde “my favor” olarak yazıldığını gördüm. Neden bu şekilde ifade edildiğini daha iyi anladım.

Rüyalarla amel edilmeyeceğini biliyorum. Lakin bu bir rüya değildi. Uyanıkken ama gözlerim kapalı iken dinlemiştim. Ve kendi bilinçaltımın ürettiği bir şey nasıl bilmediğim İngilizce kelimelerle akıcı bir şekilde bir program sunabilsin? Umarım yakında sırrını öğrenirim.

Benzer Yazılar

Yorum Bırak